
"gözlerini yumabilmek, bedeninin bilincini yitirmek, kendi saatlerinin boşluğuna gömülmek, sonra uyanıp kendini yeniden öncekinin aynı bulmak, yaşantısının ipliklerini yeni baştan örmek ne demektir, agilulfo bunu bilmiyordu ve varolan insanlara özgü olan uyuma yetisine imrenmesi de öyle, insanın aklının bile almadığı bir şeye karşı duyduğu belirsiz imrenmeydi."
google'ın da sorunlu uzantıları olabileceğinin farkına 'bir kış gecesi eğer bir yolcu' sayesinde vardım sanıyorum. blogger, hiç de stabil çalışan bir sistem değil. komutları eksik algılayan, sık sık hata veren ve de bunun gibi bir şeyler. neyse, amacım 'bir kış gecesi...'ni web değerlendirme sayfası haline getirmek değil, alıntı paragrafından belli etmişimdir herhalde. blogger'ın hatalarından bahsetmemin sebebi, varolmayan şövalye'ye kendi istemediği yalanlar söyletiyor olması. evet, yalan söylemeyi seviyor varolmayan şövalye, ama, sadece kendi istediklerini. blogger'ın yaptığı şey, yazıları gönderdiğim saatleri her daim yanlış kaydetmesi. bu yüzden 'bir kış gecesi...'nin sadık okurları, benim oldukça düzenli bir yazma aralığım olduğu gerçeğinden haberdar değiller.
varolmayan şövalye imzasıyla yazdığım yazıların neredeyse tamamı, gece 2 ila sabah 8 arasında, sırasıyla "gecenin körü" ile "sabahın körü" olarak tabir edilen vakitlerde yazıldı. üniversiteye girdikten sonra baş gösteren ve bu sene iyice garip bir hâl alan, uykuyla aramdaki son derece problemli ilişki elbette bunun sebebi.
normal bir insanın, hatta normal bir 'geç yatan' insanın yattığı saatlerde yatamıyorum artık. beceremiyorum yatağa gitmeyi, yorganı başıma çekip, güzel güzel kitap okuyup sonra da mışıl mışıl uyumayı. huzurlu rüyalarımda geyiklerin peşinden koşmayı (aman nereden çıktı bu ziya gökalp lapsus'u?)... hayır, alıntıya kanmayın, problemim, lakabını çaldığım agilulfo'nunkiyle aynı değil. uyumak isteyip de uyuyamamak değil benim derdim. uyumak istememek de değil. yatağa girdiğim zaman, iki sayfa bile okuyamıyorum, uyku beni alıp götürüyor. sorun başka bir şey, ama ben çözemiyorum. sorun başka bir yerde, ama ben bulamıyorum.
yapacak hiçbir şeyim yoksa, okuyacak, yazacak, yetiştirecek, izleyecek; hiçbir şey'le uğraşmaya karar veriyorum. hayatımdaki hiçliklerin dökümünü yapıyorum, öylesine duruyorum. ben bir hiçlikten oluşuyorum o anda. varolan bir dünyada, kendi varolmayan evrenimi kuruyorum. herkesin uyuduğu o anda, kendi gerçekliğimi inşa ediyorum. gecenin/sabahın köründe, yel değirmenleriyle uğraşan bir şövalye... beni tanımlayabilecek en iyi cümlelerden biri bu olabilirdi, eğer ki inansaydım tanım cümlelerine.
yeni bir gün doğuyor sonra. bana bakıyor insanlar, üzülerek. "gözlerin kızarmış", diyorlar. "evet" diyorum, "benim hep öyle, alerjik herhalde". herhalde öyle, bir tür alerji olmalı bu. herkesin uyuduğu saate olan bir alerji; üretimin, yaratımın, yalan söylemenin durduğu o saate karşı geliştirdiğim bir alerji.
siz uyuyanlar, alerjim size...
siz rüyalarınızı görün, ben çok fazla uzağa gitmiş olamam.
"şurada burada, çadırların kıyısından köşesinden çıkmış, yukarı kalkmış başparmaklarıyla çıplak ayakların görünümü onu daha fazla etkiliyor ve tedirgin ediyordu: uykuya varmış ordugâh bedenlerin sultanlığıydı, içilmiş şarabı ve bir savaşçı gününün terini hohlayan eski adem teni serilmiş yatıyordu göz alabildiğine; çadırların eşiklerinde içleri boşalmış zırhlar karmakarışık yığılmışlardı, sabaha hizmetkârlar ve seyisler alıp güzelce parlatsınlar, bir hale yola koysunlar diye bekliyorlardı. dikkatlli, sinirli, kibirli geçip gidiyordu agilulfo: gerçi beden sahibi insanların bedenleri içinde hasete benzer bir tedirginlik uyandırıyordu, ama aynı zamanda gururla, bir üstünlük duygusuyla kasılarak küçümsüyordu onları. ünleri dillere destan olmuş meslektaşları, o şanlı şövalyeler, aslında neydiler yani? rütbelerine, adlarına, başardıkları büyük işlere, güçlerine ve yiğitlerine tanık olan zırhları işte bir kabuğa, içi boş bir demir yığınına dönüşmüştü, insanlar ise oracıkta horlayıp duruyorlardı, yüzlerini yastıklarına gömmüş, aralık dudaklarından incecik bi salya sızıyordu."
italo calvino, varolmayan şövalye