21 Haziran 2010

yılmaz er'i tanır mısınız?


google'da arayın, karşınıza komik bir adam çıkacak. sezar'ın hakkı sezar'a, söylediği laflar gerçekten komik, komiklik olsun diye söylememesi tüm o söylenenleri daha da komik yapıyor. karşımızda, küçük-büyük demeden, gördüğü her dağı kendi yarattığını sanan bir adam olduğu için, ağzından çıkan hemen her şey komik oluyor.

yılmaz er, nişantaşı anadolu lisesi'nin emekli ve efsane bir matematik hocası. nişantaşı anadolu lisesi, ingiliz eğitim geleneğinin türkiye'deki öncüsü olmakla övünen, "english high school for boys" ismini ambleminde gururla taşımaya devam eden, istanbul'un iyi anadolu liselerinden biri. google aramalarınızda bu sonuçlara zaten ulaşmışsınızdır, yeni bir şey söylemiyorum henüz. oysa ikisi hakkında söylenmesi gereken çok söz var, internette yazılı olanlar yılmaz er'in efsanevi kişiliğine ve yaptıklarına gerçek hakkını vermekten çok uzak, nişantaşı anadolu lisesi'nin kurumsallığını anlatmaktan aciz. hakkında yazılmış ve az sonra anlatacağım şeylere değinen tek yazı, yılmaz hoca'nın soyadını vermediği için, google aramaları yılmaz er'in dayakçılığı, küfürbazlığı ve yalancılığı konusunda doğru bilgiyi veremiyor, nişantaşı anadolu lisesi'nin bu olayları kapatma ve yılmaz er'i koruma reflekslerini ortaya çıkartmıyor, okulun iki yüzlü ve riyakâr müdür ve hocalarından bahsetmiyor. bu yazı, yukarıda geçen tüm bu kişi ve kurumlar hakkında, daha doğru bilgileri, bir yerde kayıt altına almak ve en azından bu okulun ne menem bir şey olduğunu merak eden öğrenci/velilere faydalı olmak amacıyla yazılıyor.

biliyorum, birçok insan, çok yakınımda olanlar bile, "of yeter, yine mi, hâlâ kurtulamadı(n) mı?" diyecekler, yüzüme ya da içlerinden. yetmiyor, hayır, yılmaz er'in yaptığı şey, ama ondan da çok yaptığı şeyin yanına kalması, bana bunca yıl sonra hâlâ dokunuyor. hele ki çok sevdiğim insanlar birbirlerine yılmaz er fıkraları anlattığında, "sırf geyiğine" yılmaz er fan sayfalarına üye olduğunda, zamanında bir şeyler olsun diye kılını kıpırdatmamış çok sevgili hocalarım beni gördüklerinde yılmaz er'li şakalar yaptıklarında, işte o zaman, deliriyorum. ve bütün bunlar en sonunda bana bu yazıyı yazdırıyor...

nişantaşı anadolu lisesi'nde 1997-2004 yılları arasında okudum. 2004 yılının mart ayına kadar, okulumu çok sevdim. hâlâ en yakınımda olan insanların çoğunu, o yıllarda tanıdım. küçük bir okuldu, herkes birbirini tanırdı, bu gizlinizin saklınızın pek olmaması anlamına gelse de, aynı zamanda birçok yakınınız olması anlamına gelirdi, ki bu yakınlara hocalar da dahildi. çok fazla eksiği vardı, ortaokul yıllarında matematik, lise yıllarında ingilizce derslerimizin çoğu boş geçti, nişantaşı'nın ortasında bir okul için garip-gerçekleri vardı, kaloriferlerin tesadüfen yanması, basket oynayacak karşılıklı iki potasının yıllarca olmaması gibi... ama bütün bu eksikler, okul seçimim konusunda 7 sene boyunca pişman etmedi beni. istediğiniz gibi konuşabileceğiniz hocalar, birbirini anlayabilen insanlar, nişantaşı anadolu lisesi'ni yaşanabilecek bir yer haline getiriyordu ve arkadaşlarımın çoğu da benim gibi düşünüyordu.

yılmaz er, farklıydı. lise son'a gelene kadar hiç ders almamıştık ondan, ama hakkındaki efsaneleri biliyorduk, bu efsaneleri koridor karşılaşmaları doğruluyordu. sertti, tavizsizdi, kravat-ceket ikilisinin (üst sınıflar için) pek de bir zorunluluk olmadığı derslerin istisnasıydı. sınavları zordu, notu kıttı, boş ders diye bir kavram lügatında yoktu. ama bir yandan da komikti, çok komik hikâyeler anlatıyordu, belli ki kendi yarattığı dünyasında (ve dünyasından) çok mutluydu ve bu dünyadan oldukça komik anektodları öğrencileriyle paylaşmak konusunda oldukça cömertti.

lise son, tüm bunları doğrulayan bir yıl oldu. neredeyse her dersi öss için test çözmeye ayırmışken, yılmaz er bize ısrarla limit, türev ve integral anlatıyordu. 'gömlek dışarıda, kravat sokakta, ceket evde' halimiz, onun derslerine girerken telaşla toparlanıyor, koridorlar yan sınıflardan ceket arayan erkeklerle doluyordu. derslerde yılmaz er dünya kadar komik şey anlatıyor, bunları ciddiye almak zorunda olduğumuz için ders sırasında gülemiyor, tenefüse çıktığımız anda kahkahalar birbirini kovalıyordu. yılmaz er'in ısrarla yaptığı bir başka şey de, okul yönetimi ve diğer hocaları çekiştirmek ve kendisinin nişantaşı anadolu lisesi'ndeki tek hoca olduğu konusunda bizleri ikna etmeye çalışmaktı.

ders yapmakta bir problem yoktu, limit, türev, integral zevkliydi. komik hikâyeleri dinlemek zaten komikti. kendi adıma, yılmaz er'in ego patlamalarından ve "okulun kralı benim" havalarından rahatsız olsam da, yapacak bir şey yoktu, başa gelen çekilecekti. yılmaz er de benden mutlu gözüküyordu. sınıfta garip hiyerarşiler yaratmaktan pek zevk alan (ve herhalde böylece kendisine tanrısal bir yücelik atfeden) bu adam, benle başka bir arkadaşımı sınıfın en iyileri ilan etmiş, biz de o yarışmacı öss atmosferi içinde pek sevinmiştik.

2004 mart'ının başında, tüm bunlar değişti. bir gün, yılmaz er, logaritma hakkında daha önce yazdırmış olduğunu iddia ettiği bir cümleden bahsetti, bu cümlenin ne olduğunu hatırlamamızı istedi. sınıftan kimsenin fikri yoktu, benim de öyle. yılmaz er ipuçları verdi, ama bizde beklediği o aydınlanmaya ulaşamadı. sonunda, cümleyi söyledi, hiçbirimiz hatırlayamamıştık. defteri karıştırdım, bir şey bulamadım. parmak kaldırdım, söz verdi, "hocam böyle bir şey yazdırmamıştınız bize" dedim. belli ki, yılmaz er'in dünyasında, böyle bir itiraza yer yoktu. o anda küfretmeye başladı, "her taşın altından" benim çıkıyor olduğum tespitini yaptı, ben şaşkınlıkla ona bakarken "hâlâ bakıyor" oluşumdan hiddetlendi, yanında duran sıradan aldığı bir kitabı üzerime fırlattı ve ufak cüssesi, 70 civarı yaşı ve göbeğinden beklenmedik bir çeviklikle ileri atıldı, sıraları birbirinden ayıran koridoru hızla geçti, bir sıranın arasından geçti, benim oturduğum sıraya geldi, gömleğimden çekerek beni duvar kenarında oturduğum yerden sıranın dışına çekti. orada sarsmaya ve yumruk sallamaya devam etti, kısa boyu yüzünden çok efektif olmuyordu bu sallamalar, herhalde o yüzden "hocam napıyorsunuz?" sorusuna cevap vermeye gerek duymadı. sınıftan dışarı kovdu beni, bir dakika sonra da kendisi çıktı. matematik dersinin yapıldığı sınıf, şimdilerde kütüphanenin olduğu yerdeydi. yılmaz er beni çekiştirerek üst kata çıkarttı, koridorda alt sınıflardan bir çocuk oturuyordu, onu sınıfına yolladı. bu kez boynuma yapıştı, duvara itekledi ve "sen benim kim olduğumu biliyor musun, sen nasıl bana itiraz edersin, ben yazdırmamışsam bile sen 'yazdırmıştınız' diyeceksin" gibi cümleler eşliğinde tartaklamaya devam etti. kendisini şikayet etmemin bir işe yaramayağını falan da bana bildirdikten sonra gitti...

bundan sonrası biraz karışık... il milli eğitim müdürü'nden şişli ilçe eğitim müdürü'ne giden bir talimatla, yılmaz er hakkında soruşturma açıldı. ben yılmaz er'in derslerine girmeye devam ettim, yılmaz er hiçbir şey yokmuş gibi davrandı. okul hocalarının çoğu, üç maymun'u oynamayı seçti. müdür yardımcımız esen erusta "ay dua et de daha ileri gitmemiş, daha önce birisinin kafasına sıra atmıştı" gibi, çok bilinçli bir yöneticilik örneği gösterdi. ilçe milli eğitim müdürü beni yanına çağırttığında, tüm bu olaylara aslında sevindiğimi fark ettim. sonunda yılmaz er'in çok haksız olduğu bir olay soruşturulacak, yılmaz er ceza alacaktı. ilçe milli eğitim müdürü bana çok iyi davrandı, belli ki çok ilgilenecekti. "emrin büyük yerden" gelmiş olması onu etkilemişti. bir sonraki görüşmemizde, yanında yılmaz er de vardı. resmi bir soruşturmaya başlamadan önce, bizi barıştırmanın yollarını arıyordu. yılmaz er "ben seni affediyorum ve bunu göstermek için seni öpüyorum" diyerek, yanaklarıma şu zamana kadar değmiş olan en iğrenç öpücükleri kondurdu, ben de mide bulantısı eşliğinde "tartaklanan ve küfür yiyen siz değilsiniz, sizin affetmenizin bir değeri yok, ben sizi affetmiyorum" dedim. milli eğitim müdürü bunun üzerine "o zaman soruşturmayı yürüteceğiz" dedi.

sonraki günlerde, o gün sınıfta olan öğrencilerin yazılı ifadesi alındı. bazılarının bu olayı çok komik bulduğu ve daha da komikleştirme çabalarına girdiğini duydum, bilmiyorum ne kadar doğruydu. bu arada babam, yukarıda link'ini verdiğim yazıyı yazdı, bu yazıyı gören yılmaz er derste yine tehditler savurdu, "ah ne kadar da yorgun" müdür yardımcımız esen erusta, okulun adını kötüye çıkarttığımız için bize kızdı, "dayakçı öğretmenleri koruyarak" okulun adını batıranların kendileri olduğunu söyledim cevap olarak. aylar geçti, okul yılı bitti, herkese oldukça düşük notlar veren yılmaz er, herhalde laf olur korkusuyla karneme yazılı sınavlarımın çok üstünde bir not verdi. soruşturmadan bir ses yoktu.

milli eğitim müdürlüğüne yaptığım bir sonraki ziyarette, önceki muhabbetimizden eser yoktu. "ha o iş mi? biz onun soruşturmasını okul müdürü bakiye öğmen'e verdik" dedi müdür bey. "sonuç ne peki?" dedim, "herhalde kendi içlerinde hallettiler, bize bir şey gelmedi." dedi. bunun üzerine okula gittim, bakiye öğmen'e soruşturmanın sonucunu sordum, "biz onu hallettik" dedi, "sonucu sana söylemek zorunda değiliz." ama sonucun ne olduğunu görmek zor değildi, okulun en iktidarlı odası olarak kabul edilen, eskiden müdür yardımcısı esen erusta'nın oturduğu ve o emekli olunca boşalan odaya, "matematik zumresi başkanı" sıfatıyla, yılmaz er geçmişti. ona gittim, özür dilemesini beklediğimi söyledim. çok pişkindi, böyle bir şeyin sözkonusu olmadığını söyledi. bağrışlarımızı duyan bakiye öğmen geldi. ona göre de bu iş kapanmıştı ve böyle şeylere gerek yoktu.

birkaç yıl sonra yılmaz er emekli oldu. muhtemelen o yıllarda yeni öğrencilerine gururla anlattığı "benim sayemde boğaziçine girenler" istatistiğinin bir parçası olarak kullanıldım, ego patlamaları sırasında. diğer hocalarla karşılaşmalarımızda, yılmaz er "seninki", "en sevdiğin hoca", "belalın" falan gibi alaycı tabirlerle anıldı, belli ki hocaların bu konuyla ilgili akıllarına gelen ya da yapabildiği tek şey buydu. bir de şu soru, cevap konusunda nedense hiçbir fikirleri yokmuş gibi davrandıkları, "neden hiç gelmiyorsun okula?"

bu sene mezunlar günü'nde gittim okula. yılmaz er yoktu. bakiye öğmen vardı. kendisi hâlâ müdür. "en sevdiğin hocan da burda değil ama..." dedi konuşurken. "bana böyle şeyler söylemeyin" dedim. muhtemelen anlamadı. böyle bir şeyi anlayacak kapasitesi, belli ki hiçbir zaman, yoktu.

bu yazıyı, elbette, kişisel bir hesap yüzünden yazdım. ama sadece bu değil. nişantaşı anadolu lisesi'ne gelme niyeti olan öğrencilerin, çocuklarını nişantaşı anadolu lisesi'ne göndermek isteyen velilerin, okul hakkında daha sağlıklı fikirleri olsun istedim. okulun nasıl bir zihniyetle yönetildiğinden, hangi günahları sakladığından, haberleri olsun istedim. o zamanlar hiç sesini çıkarmamış, ama şimdi her fırsatta bu konuda dalga geçme hakkını kendilerinde gören öğretmenlerin hâlâ o okulda hocalık yaptıklarını bilsinler istedim...

bir de yılmaz er, eğer ego patlamalarına, teknoloji çağında google aramalarını da eklediyse, bunları görmekten de hoşlanır diye düşündüm. içinde bir sürü "yılmaz er" geçen bir yazı sonuçta bu, daha ne istersiniz, "yılmaz baba"?

19 yorum:

Adsız dedi ki...

alakasız biryerlerden tıklaya tıklaya yazını okudum. çok güzel kaleme almışsın. medenice işin sonuna kadar gitmen, ve olay sırasında, sonrasında kendini kaybetmemen çok olgunca. zaten kendine yakışan bir okula da girmişsin dicem, herhalde mezun da olmuşsundur. :)
ülkemizde bu hasır altı etmeler oldukça insanlar kafalarına estiği gibi davranmaya devam edeceklerdir.
keşke bu "armızda halletmeler"e bir son verilse. ve "sonucu sana söylemek zorunda değiliz" saçmalığını kimse ağzına alamasa. şikayetçi oluyorsun, olayın akıbetinden haberin yok!
umarım artık yavaş yavaş medenileşmeye başlar.

Adsız dedi ki...

Yazılanların tamamı doğru. Böyle güzel bir yazıyı yazarak bahsi geçen kişilerin Nişantaşı Anadolu Lisesine vermiş ve vermekte olduğu zararları açıkladığın için teşekkür ederim.

Adsız dedi ki...

Merhaba, acikcasi yazini saskinlik icinde okudum. Ama saskinliginim sebebi senin tahmin ettigin bir nedenden dolayi degil. Ben de ayni liseden mezunum ama senden cok uzun zaman once mezun oldum ve sozunu ettigin hocayi elbette taniyorum. Boyle bir olay basindan gecmis olabilir ve olay sirasindaki davranislarini 17 yasinda olmana ve buyuk ihtimalle ailende milli egitime soz gecirebilecek birilerinin olmasina bagliyorum. Fakat ben senin mezuniyetinden sonra gecen 6 yilda mezun oldugun 'yuva' ni yasadigin tek bir olay icin insanlara boyle kotu tanitmana akil erdiremedim. Farkindaysan lisemizin puani giderek dusuyor, bunun bir nedeni de senin gibi mezunlarin okulu disardan insanlara kotulemesi. Tamam, hersey mukemmel miydi okulda?
Evet degildi ama bir devlet okulunda para vermeden okudugunu biraz unutmus gibisin. Diyeceksin, ama neden galatasaray lisesi , kadikoy anadolu, istanbul lisesi falan okul boyle degil, onlar da devlet okulu..Cevabi cok basit: mezunlarin sadakati ve bagislari.Bu okullardan mezun unlu kislierin okul anilarini okumani oneririm. Onlarin basindan buna benzer bircok olay gecmistir. Fakat bu gibi olaylarda 'sirtlari' olmadigi icin, senin yaptigini yaptiklarini sanmiyorum. Hadi boyle bir olay yasadin ama 6 yilda biraz olgunlasip olayi daha saygin bir cerceve icinde iletmeni ve okulun efsanevi bir ogretmenini iyi yanlariyla ve kotu yanlariya anlatmani beklerdim. Iyi gunler.

Adsız dedi ki...

Bu olayı okurken inan ki olayı kendim yaşamış gibi sinirlendim. keşke bahsi geçen olayın hemen ardından bir sağlık ocağına giderek darp edildiğine dair rapor aldıktan sonra en yakın karakolda şikayetçi olup, akabinde de Cumhuriyet Savcılığına giderek suç duyurusunda bulunsaydın; bu adli bir olay (TCK 88/1) aynı zamanda. Şahitlerin de var; Yılmaz er denen o meczup milli eğitim içinde bir yolunu bulup kendini kurtarsa da kolay kolay mahkemeden, adli soruşturmadan kaçamazdı kanaatimce. Gerçi sen de ilçe milli eğitim müdürünün olayın incelenerek gerekli cezaların verileceğine dair seni ikna etmesi karşısında kontrpiyede kalmışsın. Onların bu "merak etme doğruda biz ilgileniyoruz" deyip sonra hasıraltı ederek seni ters köşeye yatırma olayı ise apayrı bir iğrenilesi durum, oraya hiç girmiyorum.
Burada beni asıl vicdanen yaralayan nokta alçakça, kahpece, namertçe ve yavşakça bir haksızlığa uğramış bir kimse olarak senin, mağdur sıfatıyla yasal prosedüre uyarak başlattırdığın soruşturmanın, kapalı kapılar ardında türlü kahpeliklerle evrilerek "sonucu sana söylemek zorunda değiliz" raddesine getirilip tecelli etmesi gereken adaleti bekleyen 17-18 yaşında bir gencin bütün adalet duygusunu piç etmesidir.
Yılmaz Er... Sana gelecek olursak; ben sana koridoru titretemezsin demiyorum, bir ekol, efsane haline gelmişsin belli ki, ona da bir itirazım yok... şişkin egonun en duymak isteyeceği şeylerden biri olan Nişantaşı Anadolu Lisesi'nin "tek hocası" da olmuş olabilirsin vakti zamanında. dünyaları saran bir yangını da söndürebilirsin; yerden havaya 3 metre de zıplayabilirsin. senin deyişinle "hazreti allah'tan bile daha iyi bir matematik öğretmeni" de olmuşsundur ey münafık adam!
Lakin... 70'ine gelmiş ama hala adam olamamışsın ey Yılmaz Er... Senden olsa olsa, kavgada dahi soyadını bile hak etmeyecek kadar namertçe dövüşen, ancak küçük dimağların büyük adamı olur...

Mehmet sen milletin "of yeter, yine mi, hâlâ kurtulamadın mı? deyişine bakma. Yılmaz Er denen o meczubu bir böcek gibi tutup bütün Türkiye'ye teşhir etmeye devam et arkadaşım...

Adsız dedi ki...

Bu akıl sağlığı yerinde olmayan adam 2008 yılında okulun bir öğretmeni tarafından okuldan kovulmuştur.Okula ancak o öğretmen olmadığı zaman saklanarak girip çıkabilmiştir. Yıllarca etnik kimliğini gizleyerek Türk milletine ihanet etmiş bir pisliktir.

varolmayan şövalye dedi ki...

etnik kimliğin ya da "türk milleti"nin konumuzla alakalı olduğunu sanmıyorum.

Adsız dedi ki...

babanın yazısı sebebiyle olaydan haberi olmus, okuldan senden dört yıl once mezun olmus biriyim. gazetedeki yazıyı ilk okudugumda, sonunda birilerinin siddeti kanıksamaması adına icime sular serpilmisti. 'yılmaz baba' yı en basından beri sevmemis ve siddetini, küfürlerini bir eğlence malzemesi olarak görenleri anlamamıstım... nisantası anadolu siddeti ört basar eder cok iyi bilirim, benim de basıma geldi, hem de çok daha kucuk bir sınıfta, mezun olduktan sonra sadece okula iliskin evrak lazım oldugunda gittim oraya... bu yazı aslında okula gelecek öğrencileri uyarmak dısında siddetin bu kadar mesru goruldugu bir coğrafyada deneyim paylasmak icin yalnız olmadıgımızı bilmek ve siddete maruz kaldıgımız zaman bir seyler yapmak gerektigini hatırlatmak adına onemli... ellerine sağlık... ve vet yılmaz er'i tanırım...

Adsız dedi ki...

Oncelikle yazini cok begendim, icindeki bu sekilde disavurman ve paylasmani tebrik ediyorum...1998 de mezun oldugumda umarim bir daha gormem diyordum icimden YE'yi. Seni cok iyi anliyorum, benzer bir olay basimdan gecmedi, ancak gecmesine ramak kalmisti..herneyse..

Tespitlerinde cok haklisin..aslinda YE bu konuda yalniz degil, okulun ciddi paralar ayirip tuttugu ingilizce ogretmenlerinden birisi, Jeffrey Kahrs da ciddi sekilde ogrenci tartaklama olaylarina karismistir. Bir sinif arkadasimi yakasindan tutup duvara yapistirdigini cok net hatirliyorum...ayrica lise 2 de aniden kafama kitapla vurmasi da hainliginin bir gostergesidir...

bu nasil duzelir ne yapilir bilmiyorum, 7 senedir yurtdisindayim, burada ogretmenlik yapiyorum, ogrencilik zamannimda da burada benzer bir olay gormedim, bizim NAL da yasadiklarimizi burada tahayyul etmek bile imkansiz...

YE yi cok iyi taniyorum...ruh halini de biliyorum...artik ogretmen olmadigi icin mutluyum...

uzucu olan ise, YE gitti ama NAL da degisen birsey var mi?

varolmayan şövalye dedi ki...

yılmaz er'i tanıdıklarını söyleyen ve benim tanıklığımı destekleyen herkese çok teşekkür ederim. bunun kişisel bir hesabın ötesinde olduğunu bilmek ve göstermek açısından, sizin deneyimleriniz, yazdıklarınız benim için çok önemli. tekrar sağolun.

Adsız dedi ki...

Basından olayı duymuştum, tesadüfen de bu sayfayı gördüm, ben de 2000 mezunuyum, YE'nin kontrolsüz şiddetine bir kere tanıklık ettik. Ve tabi, öss koşturmacası ile köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyerek mezun olduk ve olay hiç olmamışcasına kapandı. Belki diğer hocalar tarafından da bir miktar tartaklanmıştık ama, hiç biri YE'nin durumları kadar nedensiz, kontrolsüz ve şiddetli değildi.
Sürekli kendini överek geçirdiği derslerden hiç haz etmedim, sınıf arkadaşlarımın sınır tanımayan YE yalakalığından ve pisliği komikleştirmelerinden de haz etmediğim gibi. Maalesef YE'nin itü'ye boğaziçine soktuğu(!) öğrenciler istatistiğine de girdik. Artik emekli olduğuna sevindim.

varolmayan şövalye dedi ki...

babamin yazisindan sonra bir mezun babama attihi mail'de "biz o iyi okullara yilmaz er sayesinde degil, ona ragmen girdik" yazmisti, sanirim durumu cok iyi acikliyor...

Adsız dedi ki...

bu yazıda en çok hoşuma giden husus, ortaokul-lise yıllarında hastalıklı ruha sahip, önüne geleni ego tanrılarına kurban eden eğitimcilerin (?) uyguladığı şiddetin, bir bireyin öğrencilik yıllarına ait mizahi bir öge olarak algınarak kanıksanması "hastalığına" gösterdiğin isyan ve başkaldırı oldu. Kendimi yalnız hissetmediğime çok sevindim.

inesis. dedi ki...

çok teşekkür ederim, beğenmenize sevindim. kim ne kadar duydu bilmesem de, benim içimde kalmamış oldu...

Mert Senkal dedi ki...

Ben bu olayi daha once duymustum ama daha yeni tamamiyle okuma sansim oldu.

Baba'nin sana yaptigi -yazdiklarinin dogru oldugunu kabul ederek- kesinlikle kabul edilemez. Zaten bunu az biraz IQ sahibi herkes boyle dusunur.
Konuyu Milli Egitim'e vs. tasimissin iyi yapmissin, eyvallah.
Insallah sen ve senin gibi haklarinin bilincinde ogrenciler ve velilerin hak arayislari ile okulda "eti senin kemigi benim" mantalitesi birgun minimuma biner.

Diger yandan deginmeden gecemeyecegim, yazinin bir noktasinda ""emrin büyük yerden" gelmiş olması onu etkilemişti. " yazmissin..
Demek ki Baba'nin emri daha da buyuk yerden gelmis ki sonunda -tasvip etmesem de- umdugun sonucu alamamissin.
Buradan nereye gelmek istiyorum; gordugu siddet ve hakaret sonucu hakli olarak hakkini arayan ve bu esnada konunun haksizca sumen alti edilmesini elestiren 17 yasinda bir ogrencinin aklina "araya sunu sokayim, emir buyuk yerden gelsin gorsun bakalim dunya kac bucakmis" demesi savundugun degerlerle biraz(!) cakismis. Hos ben sana diyorum sanki ben benzer davranislarda bulunmadim degil, belki de beterini de yapmisimdir.

Neyse tabi aradan gecmis 9-10 sene eminim sen de buyuk yerden tanidik aramanin ulkenin icine eden etkenlerden biri oldugunu kavramissindir.

Fikirlerini ve onlari ifade etme seklini cogunlukla begenmesem de yazilarinda basarilar..

Burak Uzluk dedi ki...

Nisantasi Anadolu Lisesi 1999 yili mezunuyum.7 yilim bi okulda gecmistir.Ismim Burak Uzluk isteyen de kontrol edebilir.
Yilmaz hoca anlatilanlarin bire bir kopyasidir.
Nisantasi anadolu lisesindeki diger hocalarda anlatildigi gibi gittigi yere kadar gtsin tarzinda hocalardi.Ben 1992 yilinda girdigimde istanbulda 2. liseydi simdi ise surunuyor sasirmamak gerek.

COCUKLARINIZ KESINLIKLE YOLLAMAYIN

Adsız dedi ki...

Ben de eski bir mezun olarak bir iki çift laf edeyim. 93 yılı bütünleme sınavındayız. Yılmaz sıraları geziyor ve dolu mu boş mu diye soruyor. Önümdeki arkadaşım 52 sorudan 45 net yaparak İTÜ'ye girdiğini söyledi. Senin ki inanmayınca ÖSYM'den gelen sonuç bildirgesini gösterdi arkadaş. Ne acıdır ki bu çocuk 10 üzerinden 3 alarak bütünlemeye kalmıştı. Birileri şimdi Yılmaz'ın sayesinde İTÜ'ye girdiğimizi söylemesin. Bu ve bunun gibi sıfırcı hocaların tek faydaları notlarımızı düşürerek ortaöğretim başarı puanımızı aşağı çekmek oldu.

Bu adama hakkımı helal etmiyorum.

Okula gelince evinize yakınsa tercih edebilirsiniz, sakın sabahın köründe kalkıp şehrin öbür ucundan Anadolu yakasından gelmeye kalkmayın değmez çünkü.

Sakın gitmeyin demiyorum çünkü malesef diğer okullar da bundan çok farklı değil.

Adsız dedi ki...

1995-2002 arasında okuduktan sonra geçen onca yıldır okulun adını anmadım desem yeridir. O yılları hayatımdan sildim. Çok zorluklarla, yüksek puanlar kazanarak girdiğimiz tarihî okul, kendini öğretmen sanan Yılmaz Er gibi zavallıların sefilliğine; Bakiye Öğmen gibi vali karısı kontenjanından, Vatandaşlık Bilgileri öğretmeninden bozma müdürlere kurban edildi. Vedat Gür, Mahmut Kaplan gibi isimlerin çabaları da AKP politikaları ve sistem değişikliklerine fazla dayanamamış. Şimdilerde İmam Hatip'in birine sığınmış çocuklar. Kısacası okul artık yok. Süründürmeyip tamamen kapatsınlar bari de anılarda olsun biraz saygınlığı kalsın okulun. Yılmaz Er denen mahlûkun ve onun saçmalıklarına göz yuman diğer öğretmen bozmalarının da gençliğimizden çaldıkları her saniyenin bedelini ödemelerini temenni ediyorum.

Gemini dedi ki...

95 mezunuyum...yılmaz er ezik, kompleksli, nal öğrencilerinin zekası sayesinde kendine unvan yazmış biriydi. Biz onun sınıfına gelene kadar özel dersle, birbirimize anlata anlata öğrendik...şahsen benim düşüncem türev ve integrali lise sonun her anında kendisinden daha iyi bildiğim yönündeydi

Ebru dedi ki...

Merhaba, yazınıza tesadüfen tıklayarak ulaştım. Ben de NAL mezunuyum 1996. Orada Vedat Gür'ün, Sevil Hn.'ın ve Mahmut Kaplan'ın üzerimdeki emeğini inkar edemem. Bununla beraber Esen Erusta'nın psikolojim üzerinde yarattığı zararlardan da bahsetmem gerekir. Esen Hn. beni matematikten başarısız ilan edip adeta kafamın çalışmadığını ima eden bir konuşmayı anneme yaptıktan yıllar sonra okulu ziyaretimde 'Ebru, hangi okulu bitirdin?' demişti - pek bir şey yapamayacağımın ön kabulüyle. Boğaziçi ekonomiyi bitirdiğimi duyunca yarı şaşkınlıkla cevap, tebrik vs. hiç bir şey söylemeden sessiz kalmıştı. Başınıza gelen olayda böyle davranmış olmasına şaşırmadım doğrusu. Genç insanların, çocukların geleceği, psikolojisi bu gibi insanlara emanet edilmemeli. Bu insanların yarattığı hasarlar tamir edilemiyor.