7 Eylül 2007

watching the sky

I left my luggage at the station,
I didn't know how to say goodbye
I walked away from all the fury, and the madness, and the fury, and the madness....


kaybolmuş bir playlist'in derinliklerinden çıkarttım dün gece, watching the sky'ı. ve ilk dinlediğimden beri, şarkının orgazm noktası kulaklarımda, çalıyor, çalıyor, ve ben düşünüyorum, kimeydi bu öfke? ve kime bu hoşçakal?

cevap belli aslında, yine de düşünecek çok şey var. cevapları belli sorular üzerinde düşünmek, bir cevap bulmaya çalışmanın yarattığı yönlendirme ve baskıya göre daha yaratıcı sonuçlar çıkartıyor belki de.

bazen kızacak kimse olmuyor. öfkelenecek, bağırıp çağıracak, küfredecek... ve işte o zaman, öfkelerin en büyüğü gelip oturuyor yüreğe. insan olmakla ilgili varoluşsal problem açığa çıkıyor tam o anda. neden? neden insan olmaktan başka bir şey yapamıyor insanoğlu, neden çıkamıyor bu döngüden? o en çaresiz, en dipsiz noktada, her şeyin yitip gittiği ve elde "insan olma"nın verdiği kaçınılmaz gerçeklik hissi varken, her şeyin insan olmaktan kaynaklandığının bilincindeyken... hiçbir güç yok dindirecek bu öfkeyi, insan olmanın kendisine duyulan. belki de tek umut, öfkenin kendisine sarılmak...

level'ı okumaya başladığımda, o 2. yaşını kutluyordu, ben 13.yü. bilgisayar sahibi olalı kısa bir zaman olmuştu, oyunları oynamaya başlayıp, yarım saat sonra çöpe atmak gibi bir pratik edinmiştim ve o yarım saatin boşa gitmemesi için bir rehbere ihtiyacım vardı. level benim için o rehber oldu işte...

ama bütün o oldukları arasında, şimdi en az aklıma gelen, en az düşündüğüm level, bana rehber olanı. her zaman kendisinden daha büyük bir şeydi level, editörlerinin (kanımca yanlış biçimde, yazarlarına "editör" derlerdi) kontrol edemediği, okuyucularının ölçemediği, satış rakamlarının anlatamayacağı bir "şey". önce güldüm, sonra tanıdım, sonra sahiplendim... beni ben yapan onca yazarın arasına (okuma serüvenimi başlattığı için jules verne'den, "bundan daha iyisi olamaz" dedirttiği için az daha o serüveni bitirecek olan calvino'ya kadar), serpil ulutürk gibi, sinan akkol gibi, fırat akyıldız gibi "level insanları" girdiler. level, beni ellerinde büyüttü.

sonra nispeten büyümüş ve her "büyük" gibi nankörleşmiş, bu yüzden de bir süredir level almayı bırakmış biriyken, tekrar girdi level hayatıma. bu kez benim bir okur olmamla yetinmiyordu level, bir yazar olmamı istiyordu. böylece, 2005 kasım'ında başladı level'la olan yaratıcı yolculuğum. sinan'a attığım "sana 'abi' mi demeliyim?" mail'ini, katıldığım ilk editoryal toplantıda serpil'e yer vereyim derken monitörüne geçirdiğim sandalyeyi, ilk yazımı yazdığım o uzun geceyi ve arkadaşlarıma "ben bu işi bi daha yapamam" diye söylendiğimi hatırlıyorum, gülümseyerek. sinan'ın da hala unutmadığı bir anı ise, kasım 2005'te çıkan ilk yazımın altında "burak akmenek" imzası olduğunu söylüyor. ne garip değil mi? level'a yazdığım son yazının altında da (oyunlarda anlam arayışları, eylül 2007), serpil'in imzası çıktı. foucault şöyle demiş bir keresinde:

The game is worthwhile insofar as we don't know what will be the end. (hayır, yalan. bunun fransızcasını söylemiştir elbette)

oyunun başındayken, ne olacağını bilmiyorduk, değil mi? yanlış imzayla başladığım bir yolculuğu, yanlış imzayla bitirdim. yalancılıktan seksi bir keyif alan şahsım adına, ne büyük bir şans! ne güzel bir oyun! teşekkür ederim, "sinan abi"...

küçükken bu yolun hayalini kurmamış değildim, hayır. düşünmüştüm ben de, sinan'la, serpil'le, tuğbek'le, sonra "genç yetenek" fırat'la beraber çalışmayı. ama ben bir balık burcuyum, kurduğum hayallerden sorumlu tutulamam, değil mi?

ve şimdi, bitti. kızacak kimse yok, öfkelenecek, küfredecek. kapitalizme kızabiliriz, -ki ben mütemadiyen kızıyorum, bir hayat aktivitesi bu benim için-, bir de son raddede, insan'a, insan olma'ya.

yollar ayrıldı. yolları çatallanan bahçe'de, level ikiye bölündü. sinan, serpil ve tuğbek, arkalarına yazar kadrosunun önemli bir kısmını da katarak, başka bir hayalin peşine düştü. geride kalan dostlarım, fırat'ın yol göstericiliğinde, yeni bir level hayal ediyorlar şimdi.

ben de gidenlerin yanındayım. hayatım boyunca gidenlerin tarafında olmayı seçmiş olmam, bunda önemli bir sebep şüphesiz. bunun dışında, bir sürü rasyonel ve duygusal neden yazılabilir, üstlerine olası sonuçlar koyulup hesaplar yapılabilir. bu, gerçeği değiştirmeyecek.

ben artık level'da değilim.
ama level, hep bende kalacak...

this is the end,
my only friend
the end...

13 yorum:

paris'te münzevi dedi ki...

özetle "insanca, fazla insanca" demektesin. bu durumu aşabilmek için önerilebilecek çözüm yollarından biri -septik pyrrhon'unkini ele alalım- kendini insanlığından arındırmak, yani etrafında olup bitenlere, dünyaya yönelttiğin insanca bakış açısından tamamen kurtulmak. bu da büyük ölçüde, evreni algılayışını tamamen değiştirmek, insanların yanıltıcı değer yargılarındaki sınırlılığını aşmak ve varoluşun tüm çıplaklığını ortaya koymak suretiyle mutlak bir kayıtsızlıktan geçiyor. bugün sinoplu diyojen gibi inzivaya çekilmek, çileci bir yaşam sürmek, vs. pek olanaklı görünmese de, kendimizi fazla insanca olarak addettiğimiz düşüncelerden ve arzulardan ve her türlü varoluşsal sorundan soyutlamak, sade bir yaşam tarzı sayesinde ve boş hayaller ve umutlar dünyasına hapsolmamak kaydıyla mümkün.

homesick alien dedi ki...

hani savaş yüzünden göçe zorlanan insan topluluklarını görürüz bazen televizyonda. hepsinin acı bakan gözleri ve mutlaka sırtlarına vurdukları bir bohçaları vardır. ben o paketin içinde yolda yenecek birkaç parça ekmekten fazlası olduğunu düşünürüm.

şehirler yıkılıyor, hayatlar kararıyor, insanlar "ömrüm" dedikleri şeyi bir bohçaya tıkıştırıp yollara düşüyor..

"benim" dediğin yerleri terk etmek zordur ama "ömrüm" dediklerin hep seninle olacak, belki de gitmeyi güzel yapan tek şey bu. 'gitmek'in tarifi, gitmenin yollarını arşınlayanlar için bilinen anlamların eremeyeceği kadar yüksek ve şaşırtıcı ve kapsayıcı bir şey. senin de bu anlam hazinesinesinin çekim gücüne kapıldığını görmek bir okurun olarak beni de heyecanlandırıyor, sevindiriyor.

bir sonla tamamlanan yolculuklar, bir sonla tamamlanan duraksamalar, bir sonla tamamlanan ikametler.. son, her türlü vefakar bir yol arkadaşı. son.

rezistans dedi ki...

Yaşasın devrim ulan! Yaşasın Sinan abi ve yoldaşlarının (çok komünist bi kelime ama) kuracağı adı bilinmeyen yeni dergi!

varolmayan şövalye dedi ki...

paris'te münzevi'ye: kayıtsızlık felsefelerinin aradığım sonucu vereceğini hiçbir zaman düşünmedim. söylemlerden arınmış, insan'la etkileşimden soyutlanmış bir insan, bir şeyleri becerir belki ama, yalan söyleyecek kimse kalmadığında, yaratıcılık da ölecektir. yaratıcı olmayan bir insan tahayyülüne katılmama imkan yok. o yüzden dedim, "belki de tek umut, öfkenin kendisine sarılmak", insana sarılmak... insan olmaya öfkeyi elden bırakmadan...

Serdar dedi ki...

"Ekip"te senin de olmana çok sevindim. Hayırlı olsun :)

varolmayan şövalye dedi ki...

teşekkür ederim, hepimiz için hayırlısı olsun... sizin de buraları takip etmekte oluşunuz beni sevindiriyor.

Adsız dedi ki...

Kolay gele mehmet. Blog alemine hızlı giriş, güzel giriş. ben şimdi seni takip de ederim hee. Hele ki insan olmaya hapsolmuşluktan bahsederken.
bir tek şey: İnsan olmanın öfkesine mi sarılmak lazım umuduna mı? Daha çok insan olsak. Fenomenolojik hapsoluşları görüp öfkelenmek çok mümkünken, kendi beynine saplanmışlık seni kısıtlarken, birilerinin insan olduğu için ve insan olmaya saplandığı için acı çektiğini düşün. Aynı acıyı duy. O acıyı çekmemesini umut et. O acıyı çekmemesi için birşeyler yap ki umut doğsun. Yani mevzu çok basit, benim elim kesiliyor acıyor, senin de elin kesiliyor acıyor. Ben senin elini kanlı gördüğümde nedenini düşünüp kızıp suçluyu bulup onunla yüzleşmeyi hayal ediyorum.Yani aslında diyorum ki sen kendine aklına hapsolmuşken o kadar küçük bir yere hapsolmuyorsun. Kızmak yerine düşünüp umut etsek? Daha da kısaca Kant işte: transcendental mind. Zihnin senin düşündüğünden fazla. 'insan olma'yı yeterince becerebilmeyi umut etsem ayıp mı etmiş olurum?
derdini mi anlayamadım yoksa...
d.d.

eylul dedi ki...

pardon isimsiz imzaladım yanlışlıkla.
Benim dilara. üstteki bana ait.

dipnot: Varoluşsal krizlerine ve nedenlerine çok katılmakla birlikte, başka bir yerden tutmaya çalışıyorum kendim de ondan yazdım o kadar.

dipnot2: Ben teknoloji fakiri olduğumdan hep bakar da özenir de anlamazdım:)

neoxolmis dedi ki...

eh bu bi son değil. sadece farklı bi hikaye bence. bu arada yeni dergi işinde umarım başarılı olursunuz. elimizden geldiğince destek olmaya çalışacağız.
öfke. hımm. öfkeyi bitirecek bişi yoktur gerçi o kendi kendini bitirir.

goksin dedi ki...

mutlak kayıtsızlıktan büyük ölçüde serbest çağrışım gereği bahsettim, sana hiçbir şekilde bu tür bir öneride bulunma niyetinde değildim yani. "pek insanca" olana karşı tepkini temellendireceğin tutarlı öfke konusunda söylediklerine tamamen katılıyorum.
bu arada level senin için derin bir anlam taşımasa bile, level'ın her zaman için sende kalmaması hiçbir şekilde zorunsuz olamaz, çünkü ne de olsa senin bireysel tarihinin bir parçası.

ofcm dedi ki...

"Geçmiş zamanda anlattıktan, heyecanlı yerlerde şimdiki zamana kaydıktan sonra, işte, ey gelecek, senin atının eyerine atladım. Daha temelleri atılmamış kentlerin kulelerinin burçlarından hangi bayrakları dalgalandırarak karşılıyorsun beni? Bir zamanlar sevdiğim şatolardan ve bahçelerden hangi yangınların dumanları yükselecek? Hangi beklenmedik altın çağdır hazırladığın, sen ele avuca sığmayan, sen bedeli yüksek hazinelerin habercisi, sen fethedilmeyi bekleyen krallığım benim, ey gelecek......"

Hatırlatta bir ara sana şövalyeyi gösterelim enteresan bir hikayesi vardır.

Enes dedi ki...

İlk gelen haberler (dedikodular) senin "eski" Level'da kalacağın yönündeydi ama doğru olanı yapmış olmana çok sevindim Mehmet abi...

varolmayan şövalye dedi ki...

sevinmiş olmanız beni de sevindiriyor, teşekkür ederim...