3 Ekim 2009

might not be such a bad idea...

sabahtan beri dinmeyen hapşırıklarım, bu eve bir veda mı? geride bıraktığım toz yığını, gidişimi açıklamak için yeterli mi? gidişim, geride bıraktığım toz yığınını açıklamaya yeter mi? dinlediğim şarkı, tüm bunları anlatabilir mi?

çıkıyorum şimdi, kapısından içeri bir buçuk sene önce girdiğim evden. evle pek ilgilenmedim hiçbir zaman, ama bu odayı hep sevdim. ilk kez bu kadar benimdi burası, bir buçuk senenin beş ayını çok uzakta geçirmiş olsam da. duvarda magritte'ler (orijinalleri desem ne komik olurdu), atatürk enstalasyonları (gençliğe hitabeleri desem ne garip olurdu), dolabın içinde eskilerden bir demet, birkaç da don var, sahiplerine ulaşamadığım (... desem ne saçma olurdu).

kafam çok karışık. hapşırıyorum...



18 Eylül 2009

my daddy was astronaut or "a musical companion for a bloodless suicide"*

müzik çok önemli. müzik çok sıradan. müzik çok burada. aslında az sonra yazacağım cümleyi bol bol sündüreceğim bir yazı yazacaktım, ne zamandır niyetim oydu, niyetliydim, hazır ramazandayken (namazımda-niyazımdayım, ramazanda yanınızdayım), ve fekat olamadı. türkiye'de hâlâ "fakat" bağlacını kullanan 47 insandan biri olduğumu biliyor muydunuz?

evet, cümle. şu: "ben düşünmemek için müzik dinliyorum." belki de şu: "ben kendimle yalnız kalmamak için müzik dinliyorum." biraz da şöyle: "müzik kafama vur biraz, hissetmiyorum."

bunların hepsi iyi güzel tabii, ama işte hayat öyle bir şey ki sizin cümlelerinizi alıp kıçınıza sokuyor bazen. gözünüzden fışkıran şeyler, korkarım, cümleleriniz değil. arap kızı camdan bakmıyor ama, çoraplarınız neden ıslak?

müzik o kadar önemli bir şey ki hayatımda, orada olduğunu unutuyorum bazen. bazen normalleşiyor. alışıyorum sese, unutuyorum müzik dinlediğimi ah ah ah oy ya ne farklı şeyler söylüyorum, hiçbiriniz bunları yaşamadınız elbette. blogger oldum ya ben bir gecenin dibinde, way back then oralarda bi yerde, işte o zamandan beri kimsenin yaşamadığı şeyler yaşar oldum, çok acayip. siz de blogger'da hesabınızı açın, siz de pek yünik olun (burada google ads var beybi çok zengin olacağız).

müzik, evet. şöyle ki. yıllardır seviştiğiniz insanın aslında kadın/erkek (cinsiyetinize göre bir tanesini işaretleyin) olduğunu, ya da böyle modern cinsiyet kategorileri üzerinden vermeyelim örneklerimizi, bilmediğiniz bambaşka bir özelliği olduğunu keşfettiğinizi varsayalım. hatta siz keşfedin, ben bekliyorum. evet sevişebilirsiniz.

neyse tamam, şöyle bir şey. bir şair dostunuz var ve size şiir okur içki içerken ve yıllardır hep aynı şiirleri okuyor aslında ve bir yerden sonra her şey ezberinizde, her şeyi biliyorsunuz, artık şiirler sizin, çünkü o da sizden başka kimseye okumuyor, öyle olduğunu söylüyor en azından, önemli olan bu. sonra bir gün geliyor, yeni bir şiir yazdım diyor, ah diyorsunuz, lütfen yak onu.

araba kullanıyorsunuz. ben hayatımda 150 metreden fazla araba kullanmadım ama hey dostum, bu işlerden biraz anlarım, direksiyonun başında birisi oturmalı. her şey çok yolunda gidiyor, biliyorsunuz, araba ve yol ve diğer arabalar ve her şey zaten in its right place çünkü sabah limonlu çay üzerinize dökülmüş. sonra başka bir araba selektör yapıyor, birisi korna çalıyor, radyoda bir garip şarkı çalıyor, meğer yanlış şeritteymişsiniz yıllardır. arabayı sağdan kullanıyorsun dostum ama, direksiyon da sağda, kimse sana neden hiçbir şey söylemedi bunca zaman?

tamam. böyle zamanlar biraz garip oluyor her şey. bilmiyor değildim elbette ama bir şeylerin değişmesi için müziğin de değişmesi gerekiyordu. başka bir müzik değil ama sözkonusu olan, yo dostum yo. onlar söylemeliydi. onlar yeni bir şey söylemeliydi. yeni bir albüm de olurdu ama hayır, zaten olan bir şeylerin keşfi tabii ki daha sembolikti.

müzik çok boktan bir şey.

grinderman ve in rainbows'un 2. diski de öyle.

*başlığın ikinci yarısını l.'den aparttım. her hakkı bende, iyileşince geri vericem. geçmiş olsun.
**I've killed türkçe and it tasted so good.






31 Ağustos 2009

m. once said when he was nineteen:

böyle bir şey yazmışım, 4 seneden fazla olmuş. eski defterleri (klasörleri) karıştırmanın böyle sonuçları var işte. bolca anlamsız laf, hâlâ yerine hala, zirâ yerine zira, pardösü yerine pardesü yazan biri var (düzeltildi tabii). arada da birkaç güzel cümle, sanki.


Kalabalık yine önümdeki anlamsız koridor. Anlamsız koridor anlamsız biçimde kalabalık ama önüme koyduğum kutu boş, her zamanki gibi. Neye göre boş elbette tartışmak lazım, bana göre boş mesela, ama boşluğa göre dolu, sıfır’a göre var. Kıçımı silmeye yetmeyecek kadar para var içinde, bence yok, önümden geçip giden insanlar göre var, var ki atmıyorlar başka, doldurmuyorlar kutumu. İçimi çekiyorum yine, bütün gün sık sık yaptığım gibi. Yere eğiliyorum, elimden kayıp gitmiş yayımı alıyorum. Yerleştiriyorum kemanımı usulca, yüzyıllardır yaptığım gibi. Başlıyorum Benedictus’u çalmaya. İlk çaldığım günü hatırlıyorum. Yanımda Mozart’ı görüyorum. Deli bakıyor her zamanki haliyle, elini yavaş yavaş kaldırıyor, hızla indiriyor, müzik oluyor kulaklarımızın dehlizlerinde. İnsanlar yürüyor önümde, koşuyorlar, sürükleniyorlar. Birisi para attı şimdi kutuya, başımı öne eğdim, adet bu. Kemanımı ödüllendiriyor insanlar, beni ödüllendiriyorlar ya da pörsümüş tenimi görünce, kendilerini ödüllendiriyorlar belki de en çok, ezilene yardım etme hissiyle dolduruyorlar iyi kalplerinin her yerini. Ama yine de cimriler işte; Mozart’ın baş kemancısına bu kadar çıkıyor ceplerinden. Ani bir öfkeyle doluyor içim, şarkıyı değiştiriyorum, Dies Irae’yi çalıyorum tanrımın bana verdiği yetenekle. Hızla, güçle ve tutkuyla...Dolduruyorum kendimi tanrısal ezgiyle. Kadınlar geçiyor önümden iffetsiz sandıkları kıyafetlerle. Biz daha neleri gördük bilmiyorlar ki. Karanlık odalardaki oyunlarımızı bilmiyorlar. Sade’ın kimden ders aldığını bilmiyorlar. Geçip gidiyorlar önümden ve hayatlarından, hiçbir şey ifade edemeden, tek bir söz söyleyemeden; yapabildikleri tek şey beklemek, hissetmek ve uyumak. Sonsuza dek. Adımını atan herkesin ayağının altından pis kokular geliyor, kokuşmuş hepsi. Ben, ki banyo yapmıyorum kimbilir ne yıldır, ben ki yüzlerce senelik paçavra derim, sapsarı dişlerim, üç tane saç telim, iki büklüm bir ben, böyle kokmuyorum. Onlar, eve gidince banyo yapacaklar, kokulu sabunlarıyla birbirlerini yıkayacaklar, benden daha pis kokacaklar. Bu devrin kokuşmuşluğu bu. Hiç kimse hiçbir şey yapmıyor. Zamanlar ve mekânlar etraflarından akıp gidiyor sürekli ama bu hayatta boşluk olmaya devam ediyorlar. Kime göre boşluk elbette, konuşmak lazım. Benim kutumdan daha boşlar ama kendilerine göre çok dolular, sıfırı hiç tanımıyorlar belki.

İkiyim ben. İki parçam var. Birisi keman çalıyor, birisi dinliyor. Sanki başkası çalıyormuşçasına, zevkle, sabırla, hayranlıkla dinliyorum kendi müziğimi. Coşkuyla çalıyorum, hızla, tutkuyla, sevişerek çalıyorum kemanı, biliyorum; görüyorum. O kadar heyecanlı ki kendimi izlemek, dinlemek; kendimden geçiyorum beni dinlerken. Sonra farkediyorum, benim ritmimden başka bir ritm daha var metronun koridorunda. Ayak sesleri...Her saniye önümden geçen onlarca ayağın sesi değil ama –duymuyorum zirâ onları, zirâ ses çıkartmıyorlar, zirâ zaten yoklar, varlıkları o kadar az ki yere vurdukları topuktan geriye çamurlu bir iz kalıyor ancak, temizlik görevlisinin tek hareketiyle yok olacak. Duyduğum sesler herhangi değil. Hayat yaklaşıyor, hayatın sesleri duyduklarım, ayak sesleri...

Bir hayat yaklaşıyor aceleyle, koşar adım. Kolları uzun gelen bir pardösü var üstünde hayatın. Sarı saçları ıslak ıslak olmuş yağmurdan, su saçıyor etrafa yürürken. Ne kadar canlı diye düşünüyorum o önümden geçerken, yaşayan bir şey bu. Diğer ölüler ya da uyuyanlar fark edemezler elbette onu, ama ben anlıyorum onun farkını. Sesinden belliydi ne olduğu, şimdi de kanlı canlı bana geliyor. Kemanım Confutatis’e yeni başlamışken, etrafındaki yürüyen ölü uyuyanlara çarparak yaklaşıyor bana. Gözlerimin içine bakıyor, kemanıma bakıyor, orkestramın koroluğunu yapıyor, içindeki sesi duyabiliyorum. Alçalan yükselen tenorlar, baslar, yüce yeteneğin bütün sesleri her yerimizde. Bitiriyoruz parçayı. Selam veriyoruz birbirimize. Cebine atıyor elini. Cüzdanını çıkartıyor ve şapkanın içine koyuyor. Sonra saatini çıkartıyor, dolmaya alışık olmayan şapkama fırlatıyor. Soyunuyor sonra, etrafında kimsenin olmadığını bilerek, anadan üryan kalıyor. Olmayan birileri garip garip bakıyor ona ama o farkında değil ya da umursamıyor etrafını. Sonra gülümsüyor bana, delice gülümsüyor, Mozart’ı görüyorum onun gözlerinde. “Amadeus?” diyorum. Gülümsemeye devam ediyor ve bir anda fırlıyor yerinden. Arkasından bakıyorum hızla koşarken, metronun merdivenlerini çıkıyor, gözden kayboluyor, ayak sesleri hâlâ kulaklarımda. Koştuğunu duyuyorum, ölüme koştuğunu biliyorum, kimbilir kaçıncı kez. Sonra başka bir ses duyuyorum, kanlı canlı bir ses yine. Ama bu canlı ses, hayatın değil. Tiz bir fren sesi şehrin sokaklarını dolduruyor, Amadeus’un havada bıraktığı ve yere düşerken çıkartığı sesleri duyuyorum. Kan sesleri duyuyorum. Metrodakiler, benim Requiem çaldığımı duyuyorlar...


12 Ağustos 2009

f. once said: there is nothing so depressing as the eccentricity of a contemporary.

I always wanted to be loved by the Communist Party and the Mother Church. I wanted to live in a folk song like Joe Hill. I wanted to weep for the innocent people my bomb would have to maim. I wanted to thank the peasant father who fed us on the run. I wanted to wear my sleeve pinned in half, people smiling while I salute with the wrong hand. I wanted to be against the rich, even though some of them knew Dante: just before his destruction one of them would learn that I knew Dante, too. I wanted my face carried in Peking, a poem written down my shoulder. I wanted to smile at dogma, yet ruin my ego against it. I wanted to confront the machines of Broadway. I wanted Fifth Avenue to remember its Indian trails. I wanted to come out of a mining town with rude manners and convictions given to me by an atheist uncle, barfly disgrace of the family. I wanted to rush across America in a sealed train, the only white man whom the Negroes will accept the treaty convention. I wanted to attend cocktail parties wearing a machine gun. I wanted to tell an old girl friend who is appalled at my methods that revolutions do not happen on buffet tables, you can't pick and choose, and watch her silver evening gown dampen at the crotch. I wanted to fight against the Secret Police takeover, but from within the Party. I wanted an old lady who had lost her sons to mention me in her prayers in a mud church, taking her sons' word for it. I wanted to cross myself at dirty words. I wanted to tolerate pagan remnants in village ritual, arguing against the Curia. I wanted to deal in secret real estate, agent of ageless, anonymous billionaire. I wanted to write well about the Jews. I wanted to be shot among the Basques for carrying the Body into the battlefield against Franco. I wanted to preach about marriage from the unassailable pulpit of virginity, watching the black hairs on the legs of brides. I wanted to write a tract against birth control in very simple English, a pamphlet to be sold in the foyer, illustrated with two-colour drawings of shooting stars and eternity. I wanted to suppress dancing for a time. I wanted to be a junkie priest who makes a record for Folkways. I wanted to be transferred for political reasons (l. cohen, beautiful losers).

10 Ağustos 2009

mucizeyi beklemek/mucizeye bakmak

dolunay gecesinde, sahnede bu acayip, eşsiz, enfes adam, güzeller güzeli kaybeden, kafasında şapkası ve "goldın voys"u, waiting for the miracle'ı söylüyor, mucizeyi bekliyor.

biz, mucizeye bakıyoruz. something crazy, absolutely wrong...



19 Temmuz 2009

birgün'de oyunlar

birgün gazetesi'nin bugünkü ekinde oyunlar dosya konusu var. bu ay oyungezer'deki "savaşan oyunlar, oynanan savaşlar" yazımın da kısaltılmış bir hali. vatana hizmetimizdir.

12 Temmuz 2009

gündüz saatlerinde üsküdar - beşiktaş motorundaydım. dışarıda, yukarıda oturuyordum, bir öncekini ucundan kaçırdığım için yeni, temiz, kirletilmemiş motora ilk gelenlerdendim. ortalarda bir yer seçtim, etrafımı doldurdu sonra insanlar. bazılarını izledim göz ucumla, bazılarını fark etmedim, bazıları ilginçti, gözlerimiz karşılaşıncaya kadar baktım onlara.

kasabian çalıyordu. karşımdaki bankta, tam benim karşımda oturan iki kişinin arasında, bir kişilik boşluk vardı. motor kalkmadan bir süre önce, kırmızı body giyen bir kız geldi, o boşluğu doldurdu. ayağında açık ayakkabılar, üzerinde bir kot vardı. çok sıradandı aslında kıyafeti. yüzüyse ilginçti. anlatılabilecek bir ilginçlik olduğunu söyleyemem, suratının ortasından çıkan bir boynuz ya da elf kulakları yoktu, daha fazlasını anlatmaya da gücüm yetmiyor şu saatte ve yorgunluk seviyelerinde. ilginçti ama, standart dışı bir yüze sahipti. 25 yaşlarında olmalıydı.

kasabian çalıyordu. motor kalktı. hareket etmenin sahte rüzgarı sıcağı savuşturdu. gözlerimi kapattım. ne çok insan vardı.

hâlâ kasabian çalıyordu. gözlerimi açtım. kıza baktım. kız ağlıyordu. kendi kendine. kimseye anlatma çabası olmadan, kimseyi yanına çağırmadan. ses çıkartmadan. hıçkırmadan. ruhani durumların anlatıldığı her hikâyede, kontrolsüz biçimde gözlerinden yaş döken garip arkadaşlarımla karşılaştırılamayacak bir acıyla, ama sanki onlarınki gibi kendiliğinden, öylesine, sessiz sessiz. izledim ben de onu. büyüleyiciydi. sonra ona baktığımı gördü kız. utandı mı, rahatsız mı oldu bilmiyorum. ben rahatsız oldum. kafamı çevirdim, başka şeylere bakmaya çalıştım. yeniden kıza döndüğümde, iki kişinin arasındaki beyaz bankın boşluğunu gördüm. kız kalkmıştı.

kasabian çalıyordu. gözlerimi kapattım. sevdiğim ve sevmiş olduğum tüm insanları düşündüm. hepsini o iki kişinin arasına, beyaz bankın üstüne oturttum. hepsini sessizce ağlattım. gözyaşları gözlerinden usulca süzülürken kendi gözlerime baktırttım. hepsini yeniden, daha çok sevdim. hepsinden çok büyülendim. benden başka kimsenin onları böyle görmemesini diledim. hiçbir zaman sessizce ağlayacak kadar acı çekmemelerini, hepsinin en azından bir kere böyle ağlayabilmiş olmasını diledim.

her şeyden çok bunu diledim.

kasabian çalıyordu.

11 Temmuz 2009

merak edilen sorulara cevaplar

evet, dün gece sarhoş olduğumu hatırlıyorum.

hayır, yaptığım bir sürü şeyi ancak insanlar söyleyince hatırlıyorum. ağzından ve kafasından aşağı bira döktüklerimden binlerce özür.

evet, biraz fazla olduğunun farkındayım.

evet, bu konuda ciddi önlemler almak üzereyim (şu birayı da bitireyim).

evet, sağ salim bir çatı ve bir yatağa kavuştum (gazoz sağolsun).

evet, korkunç sıcak.

hayır, ne yapılacağını bilmiyorum.

evet, salı günü iki tane vizem var.

hayır, daha çok başındayım okumaların.

hayır, fulbrayt olmadı (zaten "en overreytıd amerika'da doktora yapmak"mış. hıh).

evet, hayat devam ediyor.

evet, varolmayı da öğrenir insan.