
google'da arayın, karşınıza komik bir adam çıkacak. sezar'ın hakkı sezar'a, söylediği laflar gerçekten komik, komiklik olsun diye söylememesi tüm o söylenenleri daha da komik yapıyor. karşımızda, küçük-büyük demeden, gördüğü her dağı kendi yarattığını sanan bir adam olduğu için, ağzından çıkan hemen her şey komik oluyor.
yılmaz er, nişantaşı anadolu lisesi'nin emekli ve efsane bir matematik hocası. nişantaşı anadolu lisesi, ingiliz eğitim geleneğinin türkiye'deki öncüsü olmakla övünen, "english high school for boys" ismini ambleminde gururla taşımaya devam eden, istanbul'un iyi anadolu liselerinden biri. google aramalarınızda bu sonuçlara zaten ulaşmışsınızdır, yeni bir şey söylemiyorum henüz. oysa ikisi hakkında söylenmesi gereken çok söz var, internette yazılı olanlar yılmaz er'in efsanevi kişiliğine ve yaptıklarına gerçek hakkını vermekten çok uzak, nişantaşı anadolu lisesi'nin kurumsallığını anlatmaktan aciz. hakkında yazılmış ve az sonra anlatacağım şeylere değinen tek yazı, yılmaz hoca'nın soyadını vermediği için, google aramaları yılmaz er'in dayakçılığı, küfürbazlığı ve yalancılığı konusunda doğru bilgiyi veremiyor, nişantaşı anadolu lisesi'nin bu olayları kapatma ve yılmaz er'i koruma reflekslerini ortaya çıkartmıyor, okulun iki yüzlü ve riyakâr müdür ve hocalarından bahsetmiyor. bu yazı, yukarıda geçen tüm bu kişi ve kurumlar hakkında, daha doğru bilgileri, bir yerde kayıt altına almak ve en azından bu okulun ne menem bir şey olduğunu merak eden öğrenci/velilere faydalı olmak amacıyla yazılıyor.
biliyorum, birçok insan, çok yakınımda olanlar bile, "of yeter, yine mi, hâlâ kurtulamadı(n) mı?" diyecekler, yüzüme ya da içlerinden. yetmiyor, hayır, yılmaz er'in yaptığı şey, ama ondan da çok yaptığı şeyin yanına kalması, bana bunca yıl sonra hâlâ dokunuyor. hele ki çok sevdiğim insanlar birbirlerine yılmaz er fıkraları anlattığında, "sırf geyiğine" yılmaz er fan sayfalarına üye olduğunda, zamanında bir şeyler olsun diye kılını kıpırdatmamış çok sevgili hocalarım beni gördüklerinde yılmaz er'li şakalar yaptıklarında, işte o zaman, deliriyorum. ve bütün bunlar en sonunda bana bu yazıyı yazdırıyor...
nişantaşı anadolu lisesi'nde 1997-2004 yılları arasında okudum. 2004 yılının mart ayına kadar, okulumu çok sevdim. hâlâ en yakınımda olan insanların çoğunu, o yıllarda tanıdım. küçük bir okuldu, herkes birbirini tanırdı, bu gizlinizin saklınızın pek olmaması anlamına gelse de, aynı zamanda birçok yakınınız olması anlamına gelirdi, ki bu yakınlara hocalar da dahildi. çok fazla eksiği vardı, ortaokul yıllarında matematik, lise yıllarında ingilizce derslerimizin çoğu boş geçti, nişantaşı'nın ortasında bir okul için garip-gerçekleri vardı, kaloriferlerin tesadüfen yanması, basket oynayacak karşılıklı iki potasının yıllarca olmaması gibi... ama bütün bu eksikler, okul seçimim konusunda 7 sene boyunca pişman etmedi beni. istediğiniz gibi konuşabileceğiniz hocalar, birbirini anlayabilen insanlar, nişantaşı anadolu lisesi'ni yaşanabilecek bir yer haline getiriyordu ve arkadaşlarımın çoğu da benim gibi düşünüyordu.
yılmaz er, farklıydı. lise son'a gelene kadar hiç ders almamıştık ondan, ama hakkındaki efsaneleri biliyorduk, bu efsaneleri koridor karşılaşmaları doğruluyordu. sertti, tavizsizdi, kravat-ceket ikilisinin (üst sınıflar için) pek de bir zorunluluk olmadığı derslerin istisnasıydı. sınavları zordu, notu kıttı, boş ders diye bir kavram lügatında yoktu. ama bir yandan da komikti, çok komik hikâyeler anlatıyordu, belli ki kendi yarattığı dünyasında (ve dünyasından) çok mutluydu ve bu dünyadan oldukça komik anektodları öğrencileriyle paylaşmak konusunda oldukça cömertti.
lise son, tüm bunları doğrulayan bir yıl oldu. neredeyse her dersi öss için test çözmeye ayırmışken, yılmaz er bize ısrarla limit, türev ve integral anlatıyordu. 'gömlek dışarıda, kravat sokakta, ceket evde' halimiz, onun derslerine girerken telaşla toparlanıyor, koridorlar yan sınıflardan ceket arayan erkeklerle doluyordu. derslerde yılmaz er dünya kadar komik şey anlatıyor, bunları ciddiye almak zorunda olduğumuz için ders sırasında gülemiyor, tenefüse çıktığımız anda kahkahalar birbirini kovalıyordu. yılmaz er'in ısrarla yaptığı bir başka şey de, okul yönetimi ve diğer hocaları çekiştirmek ve kendisinin nişantaşı anadolu lisesi'ndeki tek hoca olduğu konusunda bizleri ikna etmeye çalışmaktı.
ders yapmakta bir problem yoktu, limit, türev, integral zevkliydi. komik hikâyeleri dinlemek zaten komikti. kendi adıma, yılmaz er'in ego patlamalarından ve "okulun kralı benim" havalarından rahatsız olsam da, yapacak bir şey yoktu, başa gelen çekilecekti. yılmaz er de benden mutlu gözüküyordu. sınıfta garip hiyerarşiler yaratmaktan pek zevk alan (ve herhalde böylece kendisine tanrısal bir yücelik atfeden) bu adam, benle başka bir arkadaşımı sınıfın en iyileri ilan etmiş, biz de o yarışmacı öss atmosferi içinde pek sevinmiştik.
2004 mart'ının başında, tüm bunlar değişti. bir gün, yılmaz er, logaritma hakkında daha önce yazdırmış olduğunu iddia ettiği bir cümleden bahsetti, bu cümlenin ne olduğunu hatırlamamızı istedi. sınıftan kimsenin fikri yoktu, benim de öyle. yılmaz er ipuçları verdi, ama bizde beklediği o aydınlanmaya ulaşamadı. sonunda, cümleyi söyledi, hiçbirimiz hatırlayamamıştık. defteri karıştırdım, bir şey bulamadım. parmak kaldırdım, söz verdi, "hocam böyle bir şey yazdırmamıştınız bize" dedim. belli ki, yılmaz er'in dünyasında, böyle bir itiraza yer yoktu. o anda küfretmeye başladı, "her taşın altından" benim çıkıyor olduğum tespitini yaptı, ben şaşkınlıkla ona bakarken "hâlâ bakıyor" oluşumdan hiddetlendi, yanında duran sıradan aldığı bir kitabı üzerime fırlattı ve ufak cüssesi, 70 civarı yaşı ve göbeğinden beklenmedik bir çeviklikle ileri atıldı, sıraları birbirinden ayıran koridoru hızla geçti, bir sıranın arasından geçti, benim oturduğum sıraya geldi, gömleğimden çekerek beni duvar kenarında oturduğum yerden sıranın dışına çekti. orada sarsmaya ve yumruk sallamaya devam etti, kısa boyu yüzünden çok efektif olmuyordu bu sallamalar, herhalde o yüzden "hocam napıyorsunuz?" sorusuna cevap vermeye gerek duymadı. sınıftan dışarı kovdu beni, bir dakika sonra da kendisi çıktı. matematik dersinin yapıldığı sınıf, şimdilerde kütüphanenin olduğu yerdeydi. yılmaz er beni çekiştirerek üst kata çıkarttı, koridorda alt sınıflardan bir çocuk oturuyordu, onu sınıfına yolladı. bu kez boynuma yapıştı, duvara itekledi ve "sen benim kim olduğumu biliyor musun, sen nasıl bana itiraz edersin, ben yazdırmamışsam bile sen 'yazdırmıştınız' diyeceksin" gibi cümleler eşliğinde tartaklamaya devam etti. kendisini şikayet etmemin bir işe yaramayağını falan da bana bildirdikten sonra gitti...
bundan sonrası biraz karışık... il milli eğitim müdürü'nden şişli ilçe eğitim müdürü'ne giden bir talimatla, yılmaz er hakkında soruşturma açıldı. ben yılmaz er'in derslerine girmeye devam ettim, yılmaz er hiçbir şey yokmuş gibi davrandı. okul hocalarının çoğu, üç maymun'u oynamayı seçti. müdür yardımcımız esen erusta "ay dua et de daha ileri gitmemiş, daha önce birisinin kafasına sıra atmıştı" gibi, çok bilinçli bir yöneticilik örneği gösterdi. ilçe milli eğitim müdürü beni yanına çağırttığında, tüm bu olaylara aslında sevindiğimi fark ettim. sonunda yılmaz er'in çok haksız olduğu bir olay soruşturulacak, yılmaz er ceza alacaktı. ilçe milli eğitim müdürü bana çok iyi davrandı, belli ki çok ilgilenecekti. "emrin büyük yerden" gelmiş olması onu etkilemişti. bir sonraki görüşmemizde, yanında yılmaz er de vardı. resmi bir soruşturmaya başlamadan önce, bizi barıştırmanın yollarını arıyordu. yılmaz er "ben seni affediyorum ve bunu göstermek için seni öpüyorum" diyerek, yanaklarıma şu zamana kadar değmiş olan en iğrenç öpücükleri kondurdu, ben de mide bulantısı eşliğinde "tartaklanan ve küfür yiyen siz değilsiniz, sizin affetmenizin bir değeri yok, ben sizi affetmiyorum" dedim. milli eğitim müdürü bunun üzerine "o zaman soruşturmayı yürüteceğiz" dedi.
sonraki günlerde, o gün sınıfta olan öğrencilerin yazılı ifadesi alındı. bazılarının bu olayı çok komik bulduğu ve daha da komikleştirme çabalarına girdiğini duydum, bilmiyorum ne kadar doğruydu. bu arada babam, yukarıda link'ini verdiğim yazıyı yazdı, bu yazıyı gören yılmaz er derste yine tehditler savurdu, "ah ne kadar da yorgun" müdür yardımcımız esen erusta, okulun adını kötüye çıkarttığımız için bize kızdı, "dayakçı öğretmenleri koruyarak" okulun adını batıranların kendileri olduğunu söyledim cevap olarak. aylar geçti, okul yılı bitti, herkese oldukça düşük notlar veren yılmaz er, herhalde laf olur korkusuyla karneme yazılı sınavlarımın çok üstünde bir not verdi. soruşturmadan bir ses yoktu.
milli eğitim müdürlüğüne yaptığım bir sonraki ziyarette, önceki muhabbetimizden eser yoktu. "ha o iş mi? biz onun soruşturmasını okul müdürü bakiye öğmen'e verdik" dedi müdür bey. "sonuç ne peki?" dedim, "herhalde kendi içlerinde hallettiler, bize bir şey gelmedi." dedi. bunun üzerine okula gittim, bakiye öğmen'e soruşturmanın sonucunu sordum, "biz onu hallettik" dedi, "sonucu sana söylemek zorunda değiliz." ama sonucun ne olduğunu görmek zor değildi, okulun en iktidarlı odası olarak kabul edilen, eskiden müdür yardımcısı esen erusta'nın oturduğu ve o emekli olunca boşalan odaya, "matematik zumresi başkanı" sıfatıyla, yılmaz er geçmişti. ona gittim, özür dilemesini beklediğimi söyledim. çok pişkindi, böyle bir şeyin sözkonusu olmadığını söyledi. bağrışlarımızı duyan bakiye öğmen geldi. ona göre de bu iş kapanmıştı ve böyle şeylere gerek yoktu.
birkaç yıl sonra yılmaz er emekli oldu. muhtemelen o yıllarda yeni öğrencilerine gururla anlattığı "benim sayemde boğaziçine girenler" istatistiğinin bir parçası olarak kullanıldım, ego patlamaları sırasında. diğer hocalarla karşılaşmalarımızda, yılmaz er "seninki", "en sevdiğin hoca", "belalın" falan gibi alaycı tabirlerle anıldı, belli ki hocaların bu konuyla ilgili akıllarına gelen ya da yapabildiği tek şey buydu. bir de şu soru, cevap konusunda nedense hiçbir fikirleri yokmuş gibi davrandıkları, "neden hiç gelmiyorsun okula?"
bu sene mezunlar günü'nde gittim okula. yılmaz er yoktu. bakiye öğmen vardı. kendisi hâlâ müdür. "en sevdiğin hocan da burda değil ama..." dedi konuşurken. "bana böyle şeyler söylemeyin" dedim. muhtemelen anlamadı. böyle bir şeyi anlayacak kapasitesi, belli ki hiçbir zaman, yoktu.
bu yazıyı, elbette, kişisel bir hesap yüzünden yazdım. ama sadece bu değil. nişantaşı anadolu lisesi'ne gelme niyeti olan öğrencilerin, çocuklarını nişantaşı anadolu lisesi'ne göndermek isteyen velilerin, okul hakkında daha sağlıklı fikirleri olsun istedim. okulun nasıl bir zihniyetle yönetildiğinden, hangi günahları sakladığından, haberleri olsun istedim. o zamanlar hiç sesini çıkarmamış, ama şimdi her fırsatta bu konuda dalga geçme hakkını kendilerinde gören öğretmenlerin hâlâ o okulda hocalık yaptıklarını bilsinler istedim...
bir de yılmaz er, eğer ego patlamalarına, teknoloji çağında google aramalarını da eklediyse, bunları görmekten de hoşlanır diye düşündüm. içinde bir sürü "yılmaz er" geçen bir yazı sonuçta bu, daha ne istersiniz, "yılmaz baba"?















