15 Ekim 2008

14 Ekim 2008

ramon tamir atölyesi çizer arıyor!

"bana bir ramon çizer misin?"

şimdi böyle şeyler nasıl söylenir pek fikrim yok, o yüzden hoppadanak dalıyorum konuya. oyungezer'in dip bir köşesine saklanmış ramon tamir atölyesi, hafiften o köşeden çıkmak, ortalığa karışmak, belki daha süreli ve düzenli bir blog'a, belki de çoğaltılıp dağıtılacak bir fotokopi yayına dönüşmek istiyor... aslında asıl isteği bu değil, asıl isteği çizgilere kavuşmak, hikâyelerini kelimelerin yanında çizgilerle de anlatmak. hazır çizgiye gelmişken (söze gelmek gibi), neden mecrasını genişletmesin ki diye düşünüyor sadece.

ramon tamir atölyesi'ni hali hazırda seven, ya da ramontamiratolyesi.blogspot.com'a şimdi bakıp "aa ilginçmiş" diyen biriyseniz, üstelik de çiziyorsanız, bana bir mail atmak istersiniz belki (mehmet@oyungezer.com.tr)
. neler yapılabileceğini konuşuruz.

not: başlık için lillith'e teşekkürler ve sarılmalar en fazlasından...


2 Ekim 2008

düş...


hızla koşarken, düştü.
düştü...
düştü...
düş...
düş...

...düşünde bir düşte düştüğünü gördü.

(müzik için nick cave & warren ellis'e, çizim için mert'e [lord duxus]  teşekkürler...)
Boomp3.com

16 Eylül 2008

defter/remember a day

24 temmuz 2008, istanbul

"hayır, her şeyi bir arada tutan boşluktur. her farklı örnekte kendine özgü bir tarzda... boşluk durmadan biz ressamlara oyun oynar. biz de bu yüzden boşluğa dua ederiz." (john berger)

9 eylül 2008, bordeaux

defter olmak garip bir şey olmalı. defter, başlı başına garip ve yazmanın doğası hakkında hem aydınlatıcı, hem de kafa karıştırıcı bir çok sırrı sayfalarının arasında saklıyormuş gibi duran bir şey. bir zamanlar, dünyanın tüm defterlerinin, tüm dünyanın hikâyesinin anlatıldığı tek bir defterin küçük parçaları olduğuna inanırdım. evrensel olana inancım kayboldukça bu tip fantastik inançlarımın da kaybolacağını sanıyordum ama hayır, kaybolmamış. bu defter, bütün hikâyenin bir parçası. ama hikâye postmodern bile olamayacak kadar anlamsız, belki...

aslında şöyle başlayacaktı bu sayfayı dolduran siyah şekiller: "bugün, hayatımda hiç almadığım dünya kadar şey aldım: 'ketıl', yastık kılıfı, yorgan kılıfı ("nevresim" diyorlar kendisine), çatal-bıçal, elektrikli soba, vb."

ama bu sayfa bunla başlamadı, çünkü bu cümle zihnimde kurulduğunda, defterin garip varoluşu canlandı aynı zamanda aklımda. defterin ne çok şey bildiğini düşündüm, defterin ne kadar cahil olduğunu düşündüm.

deftere bugün neler aldığımı anlatmanın bir faydası yoktu, bir sayfa önce almam gerekenler, yanına atılmış 'tik'lerle beraber duruyordu zaten. defter düşünmüyordu, ama biliyordu. her şey ilk ona söyleniyor, ilk sırdaşlığı o yapıyordu her zaman.

ama bir yandan da, ne kadar cahildi. deftere yazılan kelimelerin, bir alışveriş listesinin ya da "it was the best of times. it was the worst of times"ın ya da tutkulu bir aşk mektubunun sonucunun ne olduğunu, tamamının sahip olduğu ilişkisel önemin -evet, alışveriş listesinin bile- ne kadarının gerçeğe dönüştüğünü bilmiyordu...

alışverişe paranın yetip yetmediğini, alışveriş sırasında yeni bir kadınla tanışıp tanışılmadığını, zamanları okuyanların ne tepki verdiğini, aşk mektubunu okuyan kadının titreyen göğüslerini, kızaran yanaklarını, dolan gözlerini bilmiyor defter. bilemez. 

koca bir cahilsin defter, sen ne dersen de, öylesin. 
zaten sen bir bok da demezsin...

14 eylül 2008, paris

farkında değildim. inanması zor ama, gerçekten farkında değildim, bu sabah fark ettirilene kadar....15 ağustos'ta çıkmışım yola. istanbul'dan konya'ya. 17'sinde konya'dan göcek'e geçmişim. 23ünde oradan marmaris'e. kendi başına bir tür yolculuk hikâyesi olan tekne tatilinden sonra, 31'inde istanbul'a gelmişim. istanbul'da yedi telaşlı ve heyecanlı günden sonra, 7 eylül'de bordeaux. şimdi de ayın 14'ü ve ben fransa'da hiç görmediğim, masmavi, tek bir bulutun olmadığı gökyüzünün altında ve jardins du luxembourg'un ezilen çimlerinin üzerinde, bu 'yol hikâyesi'ni düşünüyorum.

defter, saatleri ayarlama enstitüsü'nün üstünde. son bir aydır yaptığım tüm bu garip yolculukların bir parçasıydı kitap, ...., son sayfalarının okunmasını bekliyor şimdi. oysa ben kitap okuyamıyorum. sürekli etrafı izlemek istiyorum, görmek istiyorum, gördüklerimi yazmak istiyorum. bu inanılmaz koşturma içinde, sabitlerin kaydını ben tutayım istiyorum. yazmak, benden fazlasıyla bağımsız ilerliyormuş gibi gözüken, farkında bile -belli ki- olmadığım bu süreci yeniden "benim" yapacak diye umuyorum. oysa tek yaptığım, görüntüyü yansıtan yeni aynalar çizmekten ibaret. sayfalarda kurşun kalem izleri, aynalarda sonsuz görüntüler birbirlerine giriyor, her şey iyice anlaşılmaz bir hâle geliyor. 

bir ayda yaptığım tüm yolculuklar...
....
nereye gidiyor?

16 eylül 2008, bordeaux

"remember a day before today
a day when you were young
free to play along with time
evening never comes

sing a song that can't be sung
without the morning's kiss
queen, you shall be it if you wish
look for your king
why can't we play today?
why can't we stay that way?"





17 Ağustos 2008

köye dönüş

ilk kez köye gitmek, köye dönmek sayılabilir mi?

"köy"deyim. yolların başladığı yere döndüm. yolların en karıştığı anda, burada olmak gerekirdi zaten bir roman estetiği yakalamaksa hayattaki amaç.

oysa yolların başladığı yerde hayat yok. yolların başladığı yerde su bitmiş. yolların başladığı yeri kara kara sinekler sarmış, suya değil ama insanın pisliğine geliyorlar.

ben yolların başladığı yerdeyim ama,
hiçbir şey yerli yerinde değil. hiç değil.

how many times have i been here
how many times was i lost
and how many times i'd be lost in the sea

17 Temmuz 2008

ceci n'est pas un film, o halde çalın!

Thu, Jul 17, 2008 at 4:56 AM
the incomparable language of the death's-head: total expressionless-the black eye of the sockets-coupled with the most unbridled expression-the grinning rows of teeth.

someone who, feeling abandoned, takes up a book, finds with a pang that the page he is about to turn is already cut, and that even here he is not needed.

gifts must affect the receiver to the point of shock.

walter benjamin, one-way street, 1928.

[noktablogspotcomsoruişareti]

Thu, Jul 17, 2008 at 1:19 AM

this is a film about a man and a fish
this is a film about the dramatic relationship between man and the fish
the man stands between life and death
the man thinks
the horse thinks
the sheep thinks
the cow thinks
the dog thinks
the fish doesnt think
the fish is mute, expressionless
the fish doesn't think
because the fish knows everything...

everything...

emir kusturica, arizona dream, 1993. 

[noktablogspotcomsoruişareti]

Wed, Jul 16, 2008 at 5:52 AM
parçalarınızı çalın!
parçalarınızı çalın!
enstrümanlarınızı çalın!
parçalarınızı çalın!
kendi parçalarınızı çalın!
üşenmeyin, çalın!
fareleri bırakın
çalın!
iki üç kişi, tek başına,
yedi kişi çalın
üst üste kaydedip çalın
programlamayın, çalın!
hep aynı şey tekrar edecek de olsa
pattern yapmayın, çalın!
üşenmeyin, çalın!
hatalı çalın, edit etmeyin
koşun, çekin
quantize etmeyin
onla bunla karşılaştırmayın
komplekslenmeyin, çalın!
"adamlar..." demeyin, KONUŞMAYIN!
çalın!

parçalarınızı çalın

enstrümanlarınızı çalın

ÇALIN!

serdar ataşer, avdet seyri, 1989.

[noktablogspotcomsoruişareti]

10 Temmuz 2008

istemeyerek...


bir kış gecesi'ne yazmıyor olabilirim ama bir kış gecesi'ni düşünüyorum. çok fazla hem de... her gece, yaz ya da kış, bir kış gecesi'ni düşünüyorum. eğer bir yolcu'yu düşünüyorum. bir kış gecesi eğer bir yolcu hayatıma dair o kadar çok şey söylüyor ki. tam da bir blog'un en ideal biçimde yapması gerektiği ve aslında asla yapamayacağı gibi. asla yapılamayacak olan şeyi yapıyor bir kış gecesi eğer bir yolcu, konuşmayarak, durarak, geri dönerek, yazdıklarını okuyarak, sanki başkaları yazmış gibi altlarını çizerek, sağına soluna soru işaretleri koyarak, yabancılaşmalarına yabancılaşarak... kendini okumaya bu kadar istekli ama anlamaktan bu kadar uzak. kendini görmeye bu kadar istekli ama bakmaktan hep kaçarak...

ne garip bir yer burası. en yakın arkadaşlarımın yüzdeseksendokuzu okumuyor burayı, bazılarının haberi bile yok belki ve hepsi unuttu. sevgili insan "ya senin noldu o?" dedi geçen, "duruyor" dedim. duruyor, değil mi? onlar okumuyor ya, garip, seneler boyu benim okuduğum insanlar, seneler boyu benim haberimin olmadığı insanlar, seneler boyu benden habersiz insanlar okuyor burayı. "insansanız teker teker gelin" desem o kadar anlamsız olacak ki, bu kadar uygun olabilir...

bugün de düşündüm bir kış gecesi eğer bir yolcu'yu. her seferinde içimden dünyaları çıkartmaya çalışıp bir bok çıkartamadığım o blog seanslarının ne ifade ettiğini ve nasıl bir mecburiyet olduğunu anlamaya çalıştım. beceremedim tabi. beğendiğim bir kitabı ya da albümü yazamaz mıyım diye düşündüm. beğendiğim bir albüm yoktu. bir kitap vardı, ama onu buraya yazsam oyungezer okurları için spoiler olurdu. yazmadım. sustum.

sonra, nil'den çaldığım albümleri [yasadışı paylaşıma açıp korsan piyasasını genişletme hedefiyle] mp3 yaparken o ses geldi kulağıma. içime girdi kulaklarımdan, vücudumun her bir köşesine nüfuz etti, bedenimi eline geçirdi ve salladı, sarstı... istemeyerek, istemeyerek...

şarkıyı biliyordum. söz verdiğim şarkılar'da göksel söylüyordu. severdim. orijinalini ise hiç dinlememiştim. serdar ateşer'in o efsanevi (öyle diyorlar inanmıyorsanız ekşisözlüknoktaorgeneral) albümünün (avdetseyri) en büyük hediyesi, en büyük sürprizi oldu. en çok onu merak ediyordum tabi, sözlerini biliyordum, sürpriz olmasa gerekti. ama öyle oldu, bu kadar güzel olabileceğini asla düşünmemiştim. albüm de gerçekten çok güzel. yeni bir şeyler dinlemek, dinlenilen şeyler eski de olsa, ne büyük mutluluk...

hiçbir yerde bulamayacaksınız, müzik marketlere soramayacaksınız, cevaplarını duyamayacaksınız, istklal'de yürürken her dükkan tarafından işgal edilemeyeceksiniz, tanıdıklarınızdan alamayacaksınız... isteseniz de, istemeseniz de. 

buraya gelecek ve dinleyeceksiniz. 
benim yaptığım gibi.
bir kış gecesi eğer bir yolcu yazamasaydı, müzik açardı. 

istemeyerek, istemeyerek

değişmek gerek
oysa büyümek gerek
düşlerimiz çocuk,
kaç aşktan
kaç dostluktan
kaç oyundan kovulduk

ah istemeyerek, istemeyerek

7 Haziran 2008

de verborum significatione

at homo sacer is est, quem populus iudicavit ob maleficium; neque fas est eum immolari, sed qui occidit, parricidi non damnatur; nam lege tribunica prima cavetur "si quis eum, qui eo plebei scito sacer sit, occiderit, parricidia ne sit." ex quo quivis homo malus atque improbus sacer appelari solet. (pompeius festus)

evet.