12 Mayıs 2008

google search: "nude art"

from morning to night I stayed out of sight
didn't recognise I'd become
no more than alive I'd barely survive
in a word... overrun.


1 mayıs'ta kentsel dönüşmek.

gece.

oyungezer haziran.

tıkırtılar.

okumalar.

krizler.

huzursuzluk.

isimsizler.

tersini giymek.

work in progress...

it's been so long since he spoke
but he can have the words right from my mouth...





boomp3.com

2 Nisan 2008

bir lisan bir insan, bir nisan altıncı oyungezer



oyungezer yeni açan bahar çiçeklerinin arasında yolunu kaybetti, kendini kokulara ve renklere bıraktı, biraz dağıldı. toparlanması uzun sürünce yarına sarktı okuyucularla buluşması. ama ne buluşma! baharın tüm çiçeklerinin kokusunu getirdi sizlere,
assassin's creed'i, sims 3'ü, god of war'u...

sims 3 de yanında de certeau ve baudrillard'ı getirdi. tepe tepe tepin diye.

bir oyun dergisi sizi daha fazla ne kadar şaşırtabilir ki?

19 Mart 2008

yeni kuşlar


boomp3.com

you just have to be sure you're doing the right thing. i mean it's very easy to forget - she's was just sitting there in the pub with her new friends and her new life and her new hair and it might been five years but you'd know just to look at her.

bir kış gecesi'nin yeniden doğumunu müjdelememin üzerinden kimbilir kaç gün geçti, uzun zaman... ve o uzun zaman için ne kadar az kelime döküldü buralarda. şimdi yeni bir doğumu müjdelemeye yüzüm yok aslında, olmamalı. oysa bu bir doğumgünü yazısı.

ben çok küçüktüm. küçükmüşüm. "yeni bir ev" demişler bana, "yeni bir oda, yeni oyuncaklar". hepsinden ikişer tane olacak demişler. "tamam" demişim tabi, başka ne diyebilirmişim ki? desem ne değişirmiş ki?

didn't see her for the rest of the night, but by closing time the beer's kicked in so i go up and speak to her and we end up going for a walk and talking about our new homes, our new jobs, our new friends and our new birds.

masama davet ettim onu. diğerini. diğer odada oturanı. konuştuk karşılıklı. dudaklarını izledim. nasıl öpüştüğünü hatırlamıyordum. belki hiçbir zaman bilemedim, bilmiyorum. "buralarda yenisin" dedi. oysa değildim.

oysa ne kadar garip, buralarda gerçekten de yeniyim. varolmayan varlığımın bu yalnızlığı çok yeni. ne kadar çok şey gitti ben en son buraya geldiğimden beri. kim var kim yok, habersizim. birisi, gitti. yaşıyor mu? yaşadığımdan haberdar mı? yaşıyor muyum?

masama davet ettim onu. diğerini. "ben diğeri değilim" dedi. öyleydi. diğer odada bırakmıştım onu. belki hiç doğmamıştı, bir sancı olarak karnımdaydı. bilmiyorum.

but you have to remember there's this other kiss. and she's sitting at home, wondering where you are and what you're doing. and you work hard on this kiss and you know it inside out, it's as much yours as it is hers, and it took a long time to get right, it took months of practice and months of embarassment but now you've got it perfected and you've been looking forward to that kiss all week.

ona dokundum. rastgele değil. dokunabileceğim tek noktasına, onu tamamiyle sarsacağını bildiğim, onu kendinden geçirecek ve belki de o anda yok edecek tek noktaya dokunduğumu bilerek dokundum. hiçbir şey olmadı ona, hiç ses çıkartmadı. o lanet varlığı ve boktan sarsılmazlığıyla öylece kaldı. sarsılan ben oldum. sonsuz bir titreme aldı vücudumu, ben olmaktan çıktım, başka bir şey oldum. "sen oldun" dedi bana. "hayır" dedim, "yanılıyorsun, olmadım." olmuştum. ben olmuştum.

"kaç yaşındasın?" diye sordu birkaç bin kalp atışından sonra.
bilmiyordum. "sen?" dedim.

yirmi iki, dedi.

biliyordum.
dudağı dudağımdaydı. öpmedim. elleri ellerimdeydi. tutmadım. arkamı döndüm. yürüdüm. doğru olanı yaptığımı biliyordum.


you can see her breath in the air between your faces as you stand in the leaves and she just asks you straight out if you want to come and stay at her flat. but you make sure you get separate taxis and you go home and there might be a slight regret and maybe you'll wonder what you missed but you have to remember the kiss that you worked so hard on - and you'll know you've done the right thing.

3 Mart 2008

mart kapıdan baktırır, oyungezer aktarır


bu ay dergi hakkındaki en kötü şey, bu yazının başlığı. oyungezer yoluna devam ediyor. anlam arayışları 2007'de geziniyor, yas tutuyor, dünyayı değiştirmeye çalışıyor, ama nasıl yapacağını bilmiyor. kırmızı alarm üçüncü kez çalıyor, mirror's edge galakside ve balkanlar'da (belki aynı zamanda ortadoğu'da ve biraz da okyanusya'da) ilk kez (!) oyungezer'e konuk oluyor.

bu arada, bir kış gecesi yeniden geri dönüyor.

15 Şubat 2008

gottes ist der orient



insanın bazen oryantalizmi tutuyor işte böyle, hele ki aynı meridyenler civarında kalınmış olmasına rağmen "orient"e gidildiyse...

güneş doğu'dan doğar, bir kış gecesi de doğu'dan doğuyor. üzerindeki beyaz örtüyü, işte bu kış gecesi'nde atıyor.

bazen isimsiz değildir, bazen bir kış gecesi eğer bir yolcu'dur.

30 Ocak 2008

bir kış gecesi eğer isimsiz bir yolcu

ben isimsizim. isim koymayı unutmuşlar bana, öyle dediler. hayır, unutmamışlar. gerek yokmuş sanırım. bir iktidar aracıymış isim, geleceğe koyulan ipotekmiş, anlamaların arasında bitiveren bir kristalizasyonmuş, karakterizasyonmuş, disiplinİZe etmekmiş. miş'miş.

beyaz bir örtü kaplandı şimdi buraya. bazıları anladı, bazıları anlamadığını anladı, bazıları geçmişe referans verip üste çıktı, bazıları bazılarına dert yandı: şimdi ne olacaktı? istanbul'u asla kaplayamayan karlar gibi ("bir kış gecesi beyaz gelinliğe büründü!") olmasını umuyorum bu beyazlığın. sürmesin sonsuza kadar, istemiyorum. ben bir kış gecesi'ni seviyorum. oysa ne kadar anlamlı, bir kış gecesi eğer bir yolcu'nun beyaz bir kefene kaldırılması...

belki de öyle olacak. bir kış gecesi eğer bir yolcu'nun son durağıdır bu beyazlık. ben bilemem. tanımlı görevlerim arasında bunu bilmek yok. ben isimsizim. beş aylık bir inşaat sürecinin verdiği son meyveyim. ben beyazım. ayrıştırın renklerimi. bir kış gecesi'ni bulacaksınız...

ben kantçıyım. aşkın zihin denen şeye kafamı koymuşum. başkasının acısını önemsiyorum, başkasının acısı sayesinde kendi insanlığımı hatırlıyorum. bu duyguya sahip çıkmam gerekiyor. evet.
ama bir kış gecesi'ni sevdiğim söylenemez çok fazla, yani yazarını seviyorum, evet (tanrı bilir bir aralar ne çok sevdim!). ama keşke öykü yazsa, o zaman daha çok severim yazdıklarını. deniyor ama, pek olmuyor...
disiplinize olması gerek sanki, bana öyle geliyor. evet disiplinize, disipline değil. kelimelerle arası iyiymiş gibi yapıyor yazar, ama pek bir şey anlatmıyor. anlatmalı. anlatmadan olmaz.
gerçi doğru yolda olduğunu da düşünüyorum, adı 9'a çıkmış, 8'e indiremiyoruz. bence git gide iyiye gidiyor.
düşünüyorum da, disiplinize olmasını istersek (acaba disipline miydi?) çok da doğru yapmayız sanki, sonuçta kendi özgür iradesiyle yazdığı şeyler. herkes istediği gibi yazmalı belki de.
ya ben sanırım git gide seviyorum bu yazarı. ne olduğunu tam anlamıyorum, onun ne demek istediğinden çok emin olamıyorum ama; mutlaka buluyorum bir şeyler. onun istediği mi? belki. önemli olan benim istediğim olması. benim istediğim.
onu -tahminen- ilk ben okuyorum. bundan gurur duyuyorum. bazen ::) yapasım geliyor. yapamıyorum...
sanırım ona gelen eleştirilerin en büyük kaynağı, yaşadığı her şeyi sanki sadece kendisi yaşıyormuş gibi anlatması. halbuki ben saydım, anlattığı şeyleri tam 68890269 kişi daha yaşamış. bu huyunu değiştirmesi gerekiyor bence.
tekrarvetekrar okuyorum. tatmin olamıyorum bir kış gecesi'nden. bir ümidim vardı elbette, severim onu; ama bir eksiklik kaplıyor tüm bu beyazlığı. "herkes aynı" değil, "herkes ayrı" da değil. şövalye lümpenlikten vazgeçmeli.
yine de "senaristler ve figüranlar"dan bahsederken, çok haklı şövalye. son of man, insanlığın sonu...
bunu biliyorum, akademisyenim çünkü ben. görüyorum. disiplin pratikleri'nin her yere sızdığını. ama hiçbir şey kalıcı değil. yarın, başladı. orada ve burada. her yerde...
oysa düşünüyorum da, şövalyenin yaptığı tam anlamıyla bir hainlik. bulduğu özgürlük ortamında bol keseden konuşmak kolay. bir yerlerde, gencecik askerler onun özgürlüğü için, onun bu blogda kıçını yayıp ukalalık yapması için ölürken, o burda kıçını yayıp ukalalık yapıyor, nankörce! kutsallara laf atıyor, atatürk'e dil uzatıyor. ülkenin üzerinde oynanan oyunlardan farkında değil, soros'tan ya haberi yok ya da onun parasıyla tutmuş bu blog'u.
aslında soros'un kim olduğu konusunda ben de şüpheye düşüyorum, topu topu 1 milyon dolarlık yatırımı var adamın, ne yapabilir ki? allah allah. kafam karıştı.
hay allahımm yaaaaa!!! yani öeeeh be ya üff. ne olacak bu iş? neyse kendim olmayı seviyorum...
anlamıyorlar şövalyenin ne yazdığını... özgürlüğü hakaret etmek zannediyorlar. neden böyle yapıyorlar? çok pişmanım, keşke hiç konuşmasaydım... kendimi kötü hissediyorum. kafam allak bullak. ben kimim?
ben isimsizim. oyungezdim geçenlerde. kıymetli insanlar, kıymetli bir iş. onları sevdim.
bu blog ise çok garip. üç tip yorumcu var, üçü de birbirinden beter. ama bu blog'a yakışıyorlar. bu şövalye, devrim(!) mücadelesi ayağı yapıyor. saygım (!) sonsuz (&+). şövalye soyu (^'?=)!

ben isimsiz'im. bir kış gecesi'ndeki en önemli hava olayıyım. kendimi gizledim, açık ettim; sustum ve bağırdım. sevdim, nefret ettim; tükürdüm ve yaladım. bir kış gecesi, benim sayemde var. ben, bir kış gecesi'ndeki yolcuyum. her yerine giriyorum, her geleni okuyorum, bazılarına yorum, bazılarına küfür yazıyorum.

geceyi hissediyorum. gece soğuk. gece karanlık. bazen yalnız, çoğu zaman kalabalık. çok saçma, çok manasız, çok güzel, çok çirkin.

ben, isimsiz. eğer bir yolcu, olsaydım.
bir kış gecesi'nde olurdum.

4 Ocak 2008

bir sene önce, bir kış gecesi

27 ocak 2007 gecesinde yazmışım aşağıdakileri. ne çok şey oldu o zamandan beri, kendi hayatım için bile, ne büyük kırılmaydı o günler... naif geliyor şimdi okuyunca, çok daha karamsar bir ses tonu inşa ettim sanki bir senede. kendime çok daha yakıştırıyorum sanki bırakmayı. "insanlar" yerine "ülke"yi kullanan rakel dink'e ek yapmamışım o zaman, şimdi yapma ihtiyacı duyuyorum...

19 ocak'a az kaldı, bir hatırlatma olsun bana. belki burayı okuyan birkaç kişiye de... isimsiz'ler de davetli...

cenazede toplanan 100 bin kişi, benim içimde hrant’la beraber ölenleri yeniden hayata döndürecek mi? hrant dink bu ülkenin karanlığa karşı haykırdığı en büyük çığlığın sembolü olarak kalabilecek mi? şimdiden başlayan milliyetçi tepkiler, “hepimiz hrant’ız, hepimiz ermeni’yiz”i çok daha güçlü biçimde bastıracak bir geri tepmeye dönüşecek mi? bilmiyorum. kafam çok karışık. inanmaya çalışıyorum. ümidimi kaybetmemeye, mücadeleyi bırakmamaya çalışıyorum. mücadeleyi bırakırsam, hem hrant’a, hem ailesine, hem agos’a, hem de kendime, içimdeki hrant dink’e, içimdeki ermeni’ye ihanet edeceğimi hissediyorum. eşi rakel’in inanılmaz bir güçle söylediği gibi, o eşini bıraktı, çocuklarını bıraktı, torunlarını bıraktı, dostlarını, sevdiklerini bıraktı, ama ülkesini bırakmadı. ülkesini bıraksa diğer hiçbirini bırakmak zorunda kalmayacağını bile bile. şimdi bize bırakmak yakışır mı, tüm bunları bile bile?