15 Ağustos 2011

kaybetmenin ahlakı üzerine

(bu yazı 2009 ocak'ta oyungezer'de yayınlandı. anlam arayışları yazılarımı, yeni bir proje için tasnif ederken, buraya koymak istedim. gerçek yerini bulana kadar. bir de çağrıya katkı olsun diye, kaybedenlerin de oyunlarını anlatmak istiyoruz çünkü. mice will play, bekleyin.)




***
-Kaybetmek isteyenler için bir tam çözüm.-

Dünya bir oyun olsaydı, size ne rol düşerdi, hiç düşündünüz mü? Bir oyun olsaydı dünya, ne türde olurdu? Yanlış soru, doğrusu şu: bir oyun olsaydı dünya, kim hangi türde oynardı? Okullarında okuduğunuz, ailelerinde yetiştirildiğiniz, sokaklarına bırakıldığınız, fabrikalarında çalıştığınız, mavi ya da beyaz yakalarını boynunuza geçirdiğiniz, tüfeklerini ateşlediğiniz; tüm bunların karşılığında tecrübe puanları kazandığınız, seviyeleri, yani sınıfları, yani pozisyonları, yani rütbeleri atladığınız bu dünya, sizin için nasıl bir oyun? Bir macera, bir FPS, bazen, her şey bir film sahnesi gibi geldiğinde üçüncü şahıs aksiyon, bazen bir platform; çoğu zaman her biri.

Bir de bu dünyayı bir strateji olarak oynayanlar var, evrenlerin tanrıları (Popolous?), ülkelerin kralları (Age of Empires?), şirketlerin sahipleri (Bilmemne Tycoon?), orduların komutanları (Total War?). Biliyor musunuz onları? Aynı dünyaysa eğer oynadığımız, onların oyunlarının içinde aldığımız rolleri görebiliyor musunuz? Sağa sola gönderilen işçileri (marangozundan mühendisine), köylüleri, çiftçileri, yüzlercesi bir seferde üretilen ve aynı şekilde yok edilen askerleri gözünüz bir yerden ısırıyor mu? Aynaları parçalamak istediniz mi hiç?

*****

Böyle bir akşamdı. Resmine baktım. Benim altı yıl önceki hâlime benzeyen bir çocuktu. Daha sakallı belki, daha cesur şüphesiz. Böyle bir bardı muhtemelen oturduğu, belki biraz daha salaş. Şimdi söylemek istediklerime benzer şeyler söyledi. Sirenleriyle arkamdan geçenler gibi polislerdi. Paris'in banliyö göçmenlerini , Londra'nın Jean Charles de Menezes'ini, Taksim'in Festus Okey'ini, Pangaltı'nın Hrant Dink'ini, Kızıltepe'nin Uğur Kaymaz'ını vuranlar ya da kovalayanlar gibi bir kurşundu. Göçmenlerin, Jean Charles'ın, Festus'un, Hrant'ın, Uğur'unki gibi bir kandı. Alexandros'un kanıydı. Bir ateş yandı.

Bir ateş yandı komşunun yüreğinde. Komşu bir ateş oldu. 15-16 yaşındaki çocuklar, ölen arkadaşlarının ardından, ateş olup yağdılar. Bağırları yanan çocuklar, bağırlarına ses verdiler, seslerini bağırlarından aldılar. Yunanistan'ın bağrı yanıyor. Ve sonunda, en sonunda, insanlar gerçek ateşi görüyor. «Sahnelenen gösteri» yerini gerçek insanların gerçek öfkesine bırakıyor. Bu düzenin ahlâksızlığı, isyan etmenin ahlâkını keşfeden gençlerin elinde, paramparça oluyor. Tuz-buz olan vitrinler, yanan arabalar, işgal edilen televizyonlar hep tek bir şeyi gösteriyor: Bir nesil, bir sınıf, bu düzenin kazanma pratikleri içine sıkıştırılmış, planlara sokulmuş, bir kenara atılmış; kariyer yollarında, uzman yorumlarında yok edilmiş, kendilerini kaybetmiş bu insanlar, kendilerini yok edip yeniden yaratıyor, kendilerini gerçekleştiriyor. Tüm kazanma yollarını reddederek, kurallara uymayarak, kaldırımları üzerinde yürümek için değil, parçalayıp fırlatmak için kullanan bu insanlar kaybetmeye oynuyor. Kaybetmek için oynayan bu kalabalıklar kaybederken kendilerini ve etraflarını dönüştürüyor, yapılamaz zannedilen şeyin ne kadar da yapılabilir olduğunu gösteriyor.

Oynadığımız oyunlara bakın. Strateji ustalarının bize anlattıklarına, tam çözümlere, oyunlarda etrafımıza örülen görünmez duvarlara, kazanmak için yaptıklarımıza. Biz ve onlar, dostlar ve düşmanlar, kurşunlar ve yaralar, duvarlar, koridorlar, sonu belli yollar, kazanmak ve ilerlemek, işte bütün mesele. İçine koyulduğun dünyada, içinde «mantıklı» olduğun dünyada, içine koyulduğun gibi yaşamak, sana söylendiği gibi kazanmak.


Oysa bazen, kaybetmek ahlâklı olan. Kaybedeceğini bile bile kaybetmeye oynamak. Kazanma yollarını reddetmek, yeni yollar aramak. Kazanmanın seni yok ettiği, senden geriye sayıların, seviyelerin, puanların kaldığı bir dünyada, kaybetmek doğru olan. «Evet» demeye devam edemeyeceğin son noktada, «hayır» demeyi başarmak, isyan etmek, kaybedene kadar durmak, çarkları durdurmak. Çarkların insanlar tarafından, bizim tarafımızdan döndürüldüğünü fark etmek. Biz yoksak, hayat yok. Oyunu kazanacak kimse yoksa, oyun yok. O zaman, yeni oyunlar bulmalı oynamak için, yeni oyunlar inşa etmeli. O yeni oyunlar yaratılana kadar, kaybetmeli.

Modern dünyanın kazanma söylemini tekrar eden en yakınınızdaki oyunu açın şimdi. Ve bir defa, sadece bir defa olsun, kaybetmeye oynayın. Power-up'ları toplamayın, bonusları almayın, bırakın, kalsın sağlık paketleri yerlerinde. Düşmanlarınızın karşısına çıkın, saklanmayın, vurmayın, kaçmayın, hiçbir şey yapmayın.

Oyunu durdurun.
Düzeni bozun, çalışmayı reddedin.
Sadece bir kez, kaybedin.
Oyunu kaybedin, kendinizi kazanın, dünyayı kurtarın.

Sonra sokağa çıkın. Bu dünyanın kaybedenlerini bulun. Yeni bir oyun bekliyor hepimizi. Bu kez yaratıcı, heyecan verici.

5 yorum:

Adsız dedi ki...

Yazıyı okurken en çok faillik üstüne düşündüm. Tarih yazımında biz ne kadar varız, o savaşların anlaşmaların neresindeyiz? Şapka takıp modernleşen (+3 Charisma), oradan oraya at sürüp medeniyet götüren biz miyiz sahiden? Birileri "Uyvar karşısında bir Türk kadar güçlü" ama bakalım biz o Türk kadar güçlü müyüz.

Kolektif bir bilinç oluşturma çabasında bu kim'liği alıp götüren yan ağır basıyor. Nüfus cüzdanlarında yaşamak denemez de olsa olsa temsil ediliyoruz, harita meselesi gibi. Oyunlar bize verdiği rollerle bu yitirdiğimiz etkinliği geri getiriyor mu, yoksa ekran başında yalnızca bizden önce "belirlenmiş" hedefleri pek tabii bizden başkasının da yerine getirebileceği gibi tamamlamaya mı çalışıyoruz? Bir de bunlar geldi.

Hiçbir zaman iyi bir oyuncu olamadım, hile kullanmayı seven bir insan da değilim. Daha çok Vice City sahillerinde motosiklet sürmeyi özlüyorum bu aralar, oyun oynamayalı yıllar oldu. Bu yazıda hırs üstünden açıklayıp tembelliğe kaçtığım bir durumun teşhisini buldum, o yüzden teşekkür ederim en başta. Çağrı meğer yıllar önce başlamış.

Oblomov'un hırkası da her şeye rağmen pek rahat.

Adsız dedi ki...

"...buraya koymak istedim. gerçek yerini bulana kadar" ne güzel bir ifade. oraya takılıp kaldım, okuyamıyorum devamını.

varolmayan şövalye dedi ki...

gerisi de fena değil, valla =)

Adsız dedi ki...

okudum, öyleymiş gerçekten. iyi ki varsın mehmet.
zaman, mekan..."gerçek yer"e sırtımı döndüm, karşıma çıkarsa korkutur beni.

varolmayan şövalye dedi ki...

teşekkür ederim =)