6 Kasım 2007

başkan babamızın sonbaharı

....gittiler, allah kahretsin, ve general, işgalle gelen ilk boynu eğik yıllarından sonra, yüksek sesle buyruklar yağdırarak çıktı merdivenleri, bizzat, horoz dövüşlerine yeniden izin verilmesini isteyen sesler arasında, peki, izin verdi, kabul ediyordu, uçurtma uçurtmak da yasak değildi artık, denizcilerin koyduğu bir sürü yasaktan dönülüyordu, ve kendi yetkisini sonuna kadar kullanarak, buyruklar yağdırarak, dilekleri kabul ederek gücünün öylesine bilincine vardı ki, buyurdu, kabul etti, bayrağın renklerini kararlaştırdı, armadaki Frigya kasketinin yerine işgalcilerin yenik düşmüş ejderhasını koydurttu, ne de olsa artık kendi kendimizin köpekleri olduk ana, yaşasın salgın. Bendicion Alvarado, bütün hayatı süresince bu saltanat şaşırtmacalarını unutmayacaktı, daha eski ve buruk yoksulluk şaşırtmacalarını da, gelgelelim bunların hiçbiri, oğlu ölü oyunu oynayıp bahtının tadını çıkarırken, kendisinin önüne gelene, kulağını her uzatana aktardığı sızlamalar kadar taz değildi belleğinde, başkan anası, dikiş makinesinden başka hiçbir şeyi olmayan bir başkan anası olmanın ne yararı var, diye sızlanıyordu altın oymalı cenaze arabasına bakarken, zavallı oğlum bunca yıl yurduna hizmet ettikten sonra başını sokabilecek bir kavuk bile bulamadı, ya Tanrım, adaletin bu mu; alışkanlığa da düş kırıklığına da bağlanamazdı sızlanmaları, general, artık ne yeni atılımlarını anasıyla paylaşıyor, ne de eskisi gibi, saltanatın en büyük gizlerinin onunla ortaklaşmaya yelteniyordu, üstelik denizciler döneminden sonra öylesine değişmişti ki, Bendicion Alvarado, kendisinden daha yaşlı görüyordu onu, gerisinde kalmış hissediyordu, sözcükleri kekeleyerek çıkardığını duyuyordu, doğru kavramı da iyiden iyiye sarpa sarmıştı, arasıra saçmalıyordu, ve bir sürü paketle, hepsini aynı anda açmaya can attığı armağanlarla konağına geldiğinde, ona bir ananın değil, bir kızın duyabileceği acımayı duyuyordu, sicimleri telaştan dişiyle koparıyordu general, anasının dikiş sepetinden makası almasını beklemeden, kancalara takıp kırıyordu tırnaklarını, çırpınan elleriyle doludizgin bir endişe yaşayarak, yıkıntının fundalığına tutunuyordu, baksana şu şahane şeylere ana, diyordu, al sana akvaryumda canlı bir deniz kızı, saat başlarında odayı dolanıp çanını çalar, insan boyunda, kurgulu bir melek, kulağına dayayanın dalga sesleriyle deniz rüzgarının uğultusunu değil, ulusal marşın ezgilerini duyduğu bir deniz kabuğu, ne acayip şeyler di mi ana, artık yoksul olmamanın güzelliğini anlayabilirsin, ne var ki anası bu coşkunluğa katılamıyor, yüreğinin paramparça olduğunu oğlundan gizlemek amacıyla, papağan boyadığı fırçaları kemirmeye başlıyordu, kimsenin kendisi kadar yakından bilmediği bir geçmişe yanıyordu, koltuğu korumak nelere patlamıştı....

g.g. marquez

2 yorum:

gazoz dedi ki...

arpam fazla geldi okuyamıyorum bilgisayar ekranından hiç bişi...

Adsız dedi ki...

bir yazarın isteyebileceği en son yorumcu tipi! titre ve yazının keyfine bak...