23 Ekim 2007

kutsanmış disiplin pratikleri


bu sabah yine uyanamadım. uykuyla aramdaki problemli ilişki devam ediyor. neyse, konumuz bu değil. derse iki saat gecikmiş biçimde yola koyuldum. vali konağı'nda yürüyordum, uykulu gözlerimi açmaya çalışır biçimde. sonra bir topluluğun sesi geldi kulağıma. şöyle bağırıyorlardı:

her

şey
vatan
için!

kafamı kaldırdım. caddenin karşı tarafında, yüksek, hapishane duvarlarıyla çevrili bir yerden geliyordu ses. karşıya geçtim, duvar boyunca ilerleyip kapıyı buldum. bir avluya girdim. birkaç genç top oynuyordu sağda. soluma baktım, okul üniformalı 60-70 kişilik bir grubun, oldukları yerde uygun adım sayar bir halde bağırdıklarını gördüm.

her
şey
vatan
için!


başlarında bir kadın vardı. bağırıyordu durmaksızın. ama

her
şey
vatan
için!

diye değil. "karnını içeri sok, hizaya bak, dik dur" gibi, "düzenleyici" direktifler veriyordu histerik bağırmaları sırasında. 5 dakika boyunca soluğum tutulmuş biçimde izledim onları.
tanıdıktı.
okul üniformalıların suratına baktım. gözlerine. çok tanıdıktı. hatırladım.

aynı üniformaların içindeydim. aynı bahçedeydim. aynı kadından direktifler alıyordum. karnımı içeri sokuyor, hizaya bakıyor, dik duruyor ve bağırıyordum:

her
şey
vatan
için!

ve hatta durmuyordum,

türk
öğün
çalış
güven!

hatta,

her
türk
asker
doğar!

hatırladım. 13, 14 ya da 15 yaşında, kız ve erkek çocuklarıydık. üzerimizde tek tip bir elbise, güneşin altında duruyorduk. ya da soğukta. kravatlarımız takılı, ceketlerimiz ilikli, eteklerimiz diz hizasında, çoraplarımız beyaz, ayakkabılarımız mokasen. menopoz öncesi ya da hemen sonrası, "çağdaş bir türk kadını", bizi hizaya sokuyordu. çocukların faşizmle ilk tanışması.

hatırladım. nasıl keyif aldığımı hatırladım. aynı iniltiyi, aynı anlamsız, aynı şoven, aynı sapıkça iniltiyi nasıl da okul çıkışında, uygun adım biçimde eve yürürken söylediğimi hatırladım.

her türk asker doğar çocuklar. size burada edebiyat öğretiyoruz, boşa. fizik anlatıyoruz, boşa. evet, felsefe dersleriniz var, felsefe derslerinizde "sartır" da diyoruz zaman zaman, ama lütfen, yapmayın, biliyorsunuz ki tüm bunlar boşa. hepiniz asker doğdunuz elbette, ne olabilir başka?

hitler'in çocukları geldi aklıma. ellerini führer'e uzatmış biçimde uygun adım yürüyen ufacık çocukların resimlerini hatırladım. aynılarına bizim 19 mayıs törenlerinde nasıl da alıştığımızı fark ettim sonra, alışmamış olsak aklıma gelen ilk örnek hitler olur muydu?

hatırladım. disiplinin seksi tarafını. böylesine bir aksiyondan nasıl zevk alabildiğimizi hatırlamaya çalıştım. çocukların yüzlerine baktım tekrar. ne hissediyorlardı? ne hissedeceklerdi yıllar sonra bir gün, sokakta yürürken, her türkün asker doğduğunu duyduklarında?

her türkün asker olması değildi şüphesiz önemli olan. o çocukların ileride buna inanıp inanmayacakları da çok fark etmeyecekti. önemli olan, uygun adım yürüme disipliniydi. dik durma. hizaya bakma. karnını içeri çekme. farklılığın yok edilmesi. bireyin kaybolması. benden büyük, benden farklı, beni yoketmiş bir topluluğun kutsanması. kutsallık.

nasıl bir taktik izlenecek bu kutsallık stratejisi karşısında? nasıl baş edilecek her türkün asker doğduğu ve uygun adım attığı mitiyle? uygun adım atan menopozik-andropozik faşizmle nasıl başedilecek?

uygun adım atmamak gerekiyor. durmak. geriye bakmak. sallanmak. oturmak. "her şey onun için!" diye bağırmak gerekiyor belki, ya da "her türk biraz astronot az buçuk kapıcı doğar" diye... "ne olur geri dönme!" diye. dalga geçmek lazım bu saçmalıkla. gülmek, kahkahalarla gülmek lazım. okul üniformalarına asker üniforması muamelesi yapan, faşizmin en yoğun, en çekirdek, en çıplak haline karşı koymak gerekiyor. direnmek.

direniş her yerde.
nişantaşı anadolu lisesi bahçesinde.
beden eğitimi dersinde.
gündelik hayatı devrimleştiremezsek, hiçbir şey devrilemeyecek...

37 yorum:

gazoz dedi ki...

ne güzel yazmışsın... =)

Adsız dedi ki...

.....
dağlar aydınlanıyor
bir yerlerde bir şeyler yanıyor
gün ağardı ağaracak
kokusu tütmeğe başladı
anadolu toprağı uyanıyor
.....

bir şeyler devrilmekte...

ÇITIR

Adsız dedi ki...

Hiçbir sey kalici degil..
Hiçbir güç o küçük bedenleri sonsuza kadar ele geçiremez. O bedenlerde sonsuz bir hayat var. Bugün o bedenlerde "asker dogurtulurken", yarin hayati yücelten insanlar dogacak. O "yarin" basladi bile... Burada, az ileride, biraz daha ötelerde, her yerde...

eylul dedi ki...

ben her türk biraz astronot biraz kapıcı doğarı facebookta cause yapmak istiyorum, ölür müyüm?:)))Çok eğlendim:)
Direniş her yerde olsun tabii ama sadece günlük hayatta kalmasın di mi? Böyle nebileyim kendi hayatımı değiştirmekten fazlasını yapmak geliyor içimden de sonra acaba olabilir mi diye düşünüyorum, yoksa küstahça birşey mi söylediğim diye? Sonra niyeki herşey insan icadı diyorum , ben de uğraşırım biraz da yandaş bulurum mevzu genişler büyür, kendi günlük hayatımı değiştirmekten fazlasını yaparım/ yaparız belki.. Belki bir gün. Bir umut.

varolmayan şövalye dedi ki...

çok ilginç bir denklem bu bence. "gündelik hayatı devrimleştirmekle yetinmek" demişsin ya, bu cümlenin böyle kurulabileceğine çok inanmıyorum sanırım. bence gündelik hayatı devrimleştirmek, hem bir yanıyla öncelikli, hem de asla sonlanamayacak bir süreç. sistemleri devirmek, evet, şüphesiz... ama eğer başlangıç noktasına ve her anına gündelik hayatı koymazsan, yeni tahakkümler kaçınılmaz sanki... dolayısıyla, belki birkaç yandaş bulup sistemi devirmeye niyetlenmek, hayır küstahlık değil. asıl küstahlık, gündelik hayatı devrimleştirmek istemekte belki de. ve kanımca, ihtiyacımız olan şey, işte o küstahlık.
hatta belki slogan bu olabilir,
"kutsallık yerine küstahlık"
belki...

Adsız dedi ki...

Özgürlük kolay kazanılan bir olgu değil; kazanmaya çalışanın çırpınışlarının onda birini hissedemeyenler için, koltuklarına oturup, ülkesine düşman olanlara karşı söylenen "faşist (?!)" söylemlere katlanmak belki özgürlüğü kazanmaya çalışanların çabalarından daha zor gelmekte siz ve sizin gibi düşünenler için.

Fiilin sebebine değil, olumlu ya da size göre olumsuz sonucuna bakarak, ülke üzerinde oynanan (ne kadar umrunuzda olduğu, yazınızdan çok belli, aslında boşuna yazıyorum bu kadar yazıyı) sinsi oyunların farkında olmadığınızı, belki de olduğunuzu ve bu oyunların bir parçası konumunda bulunduğunuzu hissediyorum.

Bu zor zamanda yazılacak kelam vardır, yazılmayacak. Ancak katil hitler ve onun çevresindeki güruh ile Türk vatandaşlarını aynı kefeye koyuyor, Atatürk'ün "Türk; Öğün, Çalış, Güven" sözünü dahi faşizm olarak görebiliyorsunuz. Türklük kavramının içinin Türkiyelilik ile değiştirildiği şu zamanlarda bu yazıyı, özellikle böyle bir mekanda görmem manidar.

Şimdi bireysel özgürlükten bahseden siz arkadaşların; ülke kavramının bireyin özgürlüğü için ne denli önemli olduğunu, ülkesi açık işgal altında olan insanların yaşamlarına 5 dakika göz atarak bir nebze de olsun kavrayabileceğinizi düşünüyorum.

Acaba şu an bireysel özgürlüğümüz olmasaydı, bu yazıları yazabilir miydik? Siz yeni bir dergi çıkarma hevesinde olabilir miydiniz? Peki o zaman sorayım; bizim bireysel özgürlüğümüzün temeli nedir? Kendi karşı koyma irademiz mi? Yoksa bir dönem doğan "her asker Türk" sayesinde mi? Geçmişe dönüp bakarken, arada yakın tarihimize de göz atmayı ihmal etmeyin. Bu ülke kolay kazanılmadı. Ha size göre kazanılması çok anlamlı olmayabilir, ancak inşallah şu an anlamsız bulduğunuz şeyi, ileride büyük olumsuzluklar karşısında anlamlı bulmayasınız.

Unutmadan; 20 gün sonra askere gidiyorum komando olarak. Ve kuvvetle muhtemel eğitimden sonra doğuya da yollayabilirler beni. Gittiğim zaman birilerine karşı koymam gerekebilecek; ancak sizin tabirinizle faşistlik yapanlara değil, bireysel özgürlüğümüzü sağlayan kavrama kurşun sıkmaya çalışanlara olacak bu karşı koyuş. Sizler burada özgürlüğü tartışırken, hangi kavramın küstahlık hangi kavramın kutsallık dahilinde bulunduğunu konuşurken...

dicle dedi ki...

yazdıkların o kadar tanıdık ki..
bugün okuldaki "sessiz" yürüyüşte bile "her türk asker doğar" diye bağırdıklarını duyduktan sonra insanların, ne yapmak lazım diye bi daha bi daha düşünüyorum.. kendimi bu tabudan kurtarmış olmam yetmiyor, eksik kalıyor.

bi de senin yazını okuyunca şu yazı geldi aklıma, bu haftaki radikal2'den, paylaşayım dedim.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7589

Adsız dedi ki...

isimsiz vatandaşa hayırlı tezkereler nasip olur inşallaaah..vatan sizin gibi genç ve akıllı yüreklerle gurur duyuyor.
gerçi vatan gurur duyadursun, tarıştıgımız şey ülke üzerinde oynanan oyunların farkında olan bir genç ile bunları göremeyen bir lümpenin algılayış farkı.hangisi daha ideolojik bilemedim.
ya hangisi dogruduru tartışıyoruz da kimse 20gün sonra bu zeki ve bilinçli gencin neden askere gitmek zorunda oldugunu sormuo..
faşizm görünmeyen ya da sadece okul bahçelerinde gizlice görünen bişi diil... öyle gündelik hayata inemeye gerek yok. faşizm açık ve net: bu genç dimağ, yağız delikanlı 20gün sonra istese de istemese de askere gidio. neyi savundugundan ve ne kadar anladıgından bagımsız...

eylul dedi ki...

Belki biraz kavram kargaşası bu yazdıklarım ama şundan bahsediyorum: Gündelik hayat dediğimde ben ve benim küçük sınırlı kısıtlı dünyamdan bahsediyorum. Üstteki isimsiz abi demiş ya bir düşünün geçmişi tarihi diye, bizi bu günlere bireysel özgürlükle donanmış günümüze getiren, hımm bir düşünelim...(Dipnot: Eskiden iyi durumda olmak bireysel özgürlüğümüzü kazandık anlamına gelmiyor bence, özgürlük illüzyonu yaşıyoruz bence bir çeşit, bunu da bir daha düşünmek lazım yani..) Koskocaman, ekonomik, siyasal ve sosyal olarak bağımsızlığını kazanmış, tarihi kuvvetli bir ordu var ülkede. ( Bir yandan ordunun savaştığı bu bağımsızlığı daha da arttıranlar var. E Dolayısıyla, ordu lazım denklemini çıkarmaya zaten herkes meyyal.)Yani ordu insanların kafasında da algıda da bağımsız ve ne yaptığını bilir. Ekonomik ve politik olarak bağımsız ve kendi işleyişini sürekli üreten bir kurum var tarihine baktığımızda. O zaman mesela, ben günlük hayatımda antimilitarist takılayım, hadi sizi mi kıracağım bir de diyelim göze aldım -alamam ya- feminist vicdani retçilere katıldım. O kocaman kurum orda, bütün büyüklüğüyle dururken ben sadece günlük hayatımı değiştirdiğimde- ki hala sadece diyorum çünkü altında sartrevari bir hayata karşı sen duruşunu değiştir bak herşey nasıl değişecek gibi bir garip hava seziyorum ve biliyorum ki kaya gibi kurum orada dururken ben hayatımı değiştirdiğimde biraz, hatta biraz değil bayağı eksik kalacak herşey. Elimde bir formül var mı ? Yok. Devrime inanmıyorum açıkçası. Yapısal dönüşümler olsa diyorum onlar da insanların tek tek kopuk kopuk günlük hayatlarını değiştirmesiyle gerçekleşir mi hiç emin değilim. Yani hiçbirşeyden emin değilim görüldüğü üzere. Tek sorgulamaya ısrarla devam ettiğim şey şu, insanların dertleri olduğunda, bundan kasıt öyle birşey olur ki gece uyuyamazsın, yastık batar, hep o durumu , o koşulu düşünürsün falan, bunu günlük hayatlarındaki pratiklere yedirmeleri anlamlı. Yeterli mi?
Etrafta gördüğüm çoğu örnek zaten savunduğu şeyleri savunmak için savunuyor, yani dertleri değil. O yüzden keşke herkes düşünüp hayatına yedirse günlük hayatını değiştirse...Ama bir yandan da sorunsalım şu: Değişim nasıl mümkün? Önerdiğin şey değişime hizmet eder mi? Mesela her Türk astronot doğar desek ve gülsek ne değişecek? Hatta bir sürü insan buna katılsa bu bir slogan olsa, dili kırsak en postmodern tabiriyle. Koskoca ordu, bu ülkedeki tarihi belli, kurumun kökleşmişliği belli, yapısının toplumsal yapıyla nasıl içiçe geçmiş olduğu belli, vs vs vs..

Adsız dedi ki...

Bir sonraki yazının yorumlarında "hepimiz elif şafak'ız" "hepimiz orhan pamuk'uz" diyenleri de görebilirsem daha mutlu mesut ayrılmış olacağım buradan. Soros her yerde, kokusu her yere sinmiş, onun adına ne mutlu.

Adsız dedi ki...

Soros dediğiniz herif bir garip kapitalist. Dolayısıyla buralara sinmiş olması mümkün değil.
Bir de bu adamın bu ülkedeki sivil örgütlere yaptığı yardım 1 milyon dolardan biraz fazla ( nerden biliyorsun ajanısın ondan gibi bir sonuca varmayalım açık toplum diyorsunuz websitesine giriyorsunuz orada yazıyor.) ve o kadar parayla kimse bir yere sinemez, hele ki her yere hiç sinemez. Kuşkucu olmadan önce biraz daha düşünmek lazım...

Adsız dedi ki...

Soros'un kim olduğunu bilen çok iyi, bilmeyen ise hiç bilmiyordur. 1 milyon dolar komedisi ve ATE ile ilgili örneklemeniz, sizin ikinci kategoride olmanızdan ya da beni ikinci kategoride sanmanızdan kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum. Konuyu açmama vesile olabilecek bir başlık açılırsa günün birinde (ki beklerim bu radikal2 yazarı ağızlı arkadaşlardan) uzun uzun Soros kimdir, ne iş yapar, aktarırım...

gaZoz dedi ki...

üff sen gmailden sıkıldın diye benim de canım sıkıldı işte..
ne gerzeksin...
püf.. yeni yorumlar var demiştin dün onlara

kış saati uygulamasına geçicez gece 2de aman diyim kaçırma...geri alcaz saatleirmizi hep birlikte...
bi anda o bi saat hiç yaşanmamış gibi olcak ne enterasan...

mesela aslında takvimlerimizi 1 hafta geriye almış olsak 13 genç insan ölmezdi...hmm ama sanırım bunu yapabilemiyoruz*...

otururken aklıma yeni bi fikir geldi hadi yalnızca 2 ay eğitim almış senin benim yaşımdaki gencecik erleri dağlara yollamayalım da daha eğitimli profesyonel askerlerimizi yollayalım?

nası fikir?

*bilerek, isteyerek ve hatta kasten "yapabilememek" yazdım, dilbilgim kuvvetlidir. 44e 1 öss'de :P ama yapamamak yerine yapabilememek kullanmak benim için çaresizliği daha da çok anlatıyor ondan böyle kullanıyorum...

gaZoz.düzeltme dedi ki...

cümlem yarım kalmış ilk paragrafta...yeni yorumlar var demiştin dün, onlara bakmaya geldim.. dicekmişm sanırsam

Adsız dedi ki...

Hainliklerini satır aralarında gizlemeye çalışanların olduğu bir yerde saatleri geri alsan, tarihleri aylar yıllar öncesine alsan ne değişecek? Aynı tarih, aynı saat geldiği anda o satır aralarındaki hainlik gene devreye girecek, birilerini tetikleyecek de yine askerimiz şehit olacak.

Ek: Ortada top sektirmek kolaydır ve amaçsızdır. Mühim olan ayaktaki top ile işe yarar bir şeyler yapabilmektir.

Ek 2: "öss'deki 44e 1" unutkanlık devreye girince övünçten çok hezeyana dönüşüyormuş, öğrendik sayende...

Adsız dedi ki...

hay allahımm yaaaaaaaaaaaa

hadi bakalım çözün yazar burda ne demek istedi.

Adsız dedi ki...

ööeeeeeh be yani. üfff.

Adsız dedi ki...

isimsiz olmak da ne güzeelmiş. kıyyyyaaak iş. hey yavrum.

hakiki isimsiz dedi ki...

saati 1 saat geri almıştım ama saati 1 saat önce geri aldığımdaki saat,saati 1 saat geri aldıktan sonrakiyle aynı şimdi.anlamsız artık o 1 saat ve üzerine yazılan yazıların hepsi.zaten o 1 saat de bunun farkında ve gülüyor kıs kıs bütün bu olanlara.

varolmayan şövalye dedi ki...

eylül'e: gündelik hayatı devirmek'ten , herkesin kendi küçük dünyasını devirmesinden bahsetmiyorum. tabi o da var ama, sadece o değil. çok çok çok kabaca ve karikatürize, şöyle bir örnek verebilirim derdimi anlatmak için: kadın-erkek eşitliği konusunda yasalar, anayasalar neler yapmış olurlarsa olsunlar, eğer kadınlar gündelik hayatı devirmiş olmasalardı, bugüne asla gelinemezdi. eğer kadın-erkek eşitliğinin tarihi, önce bir fikir sonra da bir yasal düzenleme olarak çizilseydi, kadınların evlerde, sokaklarda verdikleri mücadele olmasaydı -burada sadece kitle gösterilerini kastetmiyorum, kadınların yaşayış biçimlerini değiştirmiş olmalarını kastediyorum-, hiçbir şey olamazdı, olanlar da temelsiz olurdu...

tepede neler olursa olsun, meşruiyetlerini gündelik hayattan alıyor. eğer beden derslerinde "her türk asker doğar" diye bağırmayı reddederse çocuklar, nereden alacak meşruiyetini türkiye militarizmi?
falan filan.
postmodern zırvalar işte.

varolmayan şövalye dedi ki...

bir kış gecesi beni çok şey yaptı. en sonunda, vatan haini ve soros çocuğu da yaptı. kendimle gurur duymalıyım sanırım. 'isimsiz' isim babama teşekkür ediyorum, beni yeniden tanımladığı için.

askere giden isimsiz'e, hayırlı tezkereler diliyorum. umarım sağ salim döner, umarım kurşun atmadan, umarım sakince, umarım kazasız... eline zorla silah verilmiş tüm insanlara aynılarını diliyorum.

benim vatan haini olmam, stresli bünyeleri rahatlatıyorsa, tabi, neden olmasın? bir problemim yok hainlik kurumuyla. ama mesele şu ki, o kadar insanın kaderi, benim, ya da elif şafak'ın, ya da orhan pamuk'un ihanetiyle belirlenmiyor. bambaşka hesapların pençesinde, oradan oraya savrulan hayatlar var ortada, biz hala bizden çok uzakta tanımı yapılan ihanetlerle uğraşıyoruz...

son olarak,
'soros' lafı geçmiş.
ben de 'oyak' lafı geçireyim. belki alakalıdır...

29 Ekim dedi ki...

http://www.tsk.mil.tr/10_ARSIV/10_4_Diger_Haberler/2007/en_anlamli_bagis_27102007/en_anlamli_yardim_27102007.htm

Ne sorosu ne oyakı hepsi yalan, gerçek olan bu mektup..

Adsız dedi ki...

Yukarıdaki "29 ekim" ve okuduğunu anlamayan diğerleri...;

bütün bu ırkçı,militarist vs. duygularınızı başka bir yere kusar mısınız..

özgürlüğü,"özgürüm,bakınız belden aşağı vurabiliyorum"zannediyorsunuz,belli.

oysa,gayet medeni ve uygar sınırlar içinde yazılmış bir yazı söz konusu olan..(benim yorumumdan farklı olarak)
ve siz; tüm o "en hassas benim","en duyarlı benim" mesajlı yorumlarınıza rağmen,okuduğunuz yazının sahibinin hassasiyetini ve naif tavrını anlayamıyorsunuz,hayret..

ortada,bu ülke (ve hatta belki dünya) insanları için düşünen,(beğenirsiniz,beğenmezsiniz) bir öneri sunan biri var,ama siz,okuduğunuz yazıdaki acıyı ve kaygıyı anlayamıyorsunuz.

içinde bulunduğumuz günün öneminin şuurunda olduğunuzu "isminiz"le belli ederken,bu günü, kardeşlik mesajları vermek için değil de,kardeş kırmak için vesile olarak görebiliyor hatta bence bekliyorsunuz..

ve tabi bir de adresini verdiğiniz mektup var..tüm bu olan bitende sorumluluğu olan kurumlara karşı 4. sınıf çocuğu saflığında kalabilmenizi tebrik ediyorum,ben kalamadım..(bunun için bir adres de benden:Radikal gazetesinden Yıldırım Türker'in, bugünkü yazısı)

son olarak,benim yorumumdan dolayı blog sahibini rahatsız etmeyin rica ederim.tanımam,etmem..

Adsız dedi ki...

Hayatını "en iyi ben bilirim", "en iyi ben yazarım", "en iyi ben düşünürüm", "en iyi ben anlarım" diyerek geçirenlerden biri olduğunu anlamak çok da zor değil. Zira daha girizgâh kısmından, senin ve yazı sahibinin dışındaki bütün duygu ve düşünce aktaran insanlara "okuduğunu anlamayan" damgasını yapıştırmışsın. Üstüne, yetinmemiş, "ırkçı, militarist" demiş, aklına belki o an daha kötüleri de gelmiş de söyleyememiş ama "vs." diyerek geçiştirmişsin; belki de sinirini yatıştırmak için.

Sen bu satırları yazmayı planlarken ve hatta yazarken bugün 4 şehit daha verdik, senin o örneklemendeki yazarın tabiri ile o 4 kişi "hayatını kaybetti". Yani marksist-materyalist bir ideolojiye sahip terör örgütü için bize kan kusturanın ölmesi de; kalbinde kuvvetle muhtemel Allah inancı ile, vatan sevgisi ile, ahde vefa ile, Ata'ya saygı ile, özgürlüğe düşkünlük ile, çocuğunun daha mutlu yaşamasını arzulaması ile, görev aşkı ile eline silah alıp bize kan kusturan canilere hak ettikleri şekilde cevap vermeye çalışırken şehit olan Mehmetçik de aynı. Bunun ayırdına varamayanlarla oturup iki kelam etmem olası değil, ancak artık karşımda düzenli bir biçimde küçük düşürmeye oynayan, en iyi ben bilirim havalarında olan, iki psikoloji beş felsefe kitabı devirip, kendini yeni nesil düşünce insanı hisseden birileri var. Susarsam, özbenliğime ihanet etmiş olurum ki o zaman da kendimi affedemem...

Örnek verdiğin yazardan devam edeyim ben; barışseverlik maskesi altında bu ülkenin bağımsızlığına, bütünlüğüne, huzuruna, yaşlısına, gencine, çocuğuna ve hatta bebeğine 24 yıldır kurşun sıkan zihniyetin bu yaptığı katliamları gördüğü, bildiği, hatırladığı, belki yaşadığı ve ileride belki de yaşayacağını bile bile onları hala bir "barışseverlik yumağı"na davet etme çabası var. İhd ve mazlum-der dediğiniz kuruluşlar, o "barışsever terör örgütünün" bizzat üstlendiği 13 sivilin taranması olayını TSK'nın yaptığını ileri sürdüler geçenlerde yazılı olarak. Ondan sonra bu adamlardan yardım talebi olabileceğinin iddiasındaki süperzeka insan evladının (bunlardan çok var, çoğul eki kullanmak lazım esasında) yazısını referans gösterip, kendi düşünceni-zi-n haklılığını savunuyor, sonra beni ve benim gibi düşünen arkadaşları "sen şöylesin, böylesin" diye, itmeye kakmaya başlıyorsun-uz-.

Askere sövünce, vatana sövünce, Ata'ya sövünce zevk alan, neşe dolan bünyeler için senin vurguladığın yazılar elbette "uygar olur", "medeni" olur, "ılımlı" olur. Sonra bu yazı şekli gelişir, sonra "gelişerek değişir" ve sonra önünde setler kurulamaz büyüklüğe erişir de işte o zaman da zaten Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülür yazar kişi. Bilmem ne kadar anlatabildim artık...

Yukarıdaki arkadaşın linklediği mektup da kimine göre anlamlı, kimine göre anlamsız. Ama ilkokuldaki "tek tip" çocuklardan birinin yazdığı mektup, insanlıkla alakası olan ve bu vatana bir şekilde bağlılığı olan herkesi duygulandırır. E tabi duygulanmayanlar bugün yıldırım türker, yarın mehmet altan, öbür gün eser karakaş yazısına yönlendirir bizi, sonra "tek dişi kalmış canavar"dan dem vurmaya davet eder.

Bir de yazar Mehmet Kentel arkadaşın, yine aynı dergide çalışan bir başka arkadaşının kendi blog'undaki şehit haberleri üzerine yazdığı ağır duygu dolu yazısını "ırkçı, faşist, darbe yanlısı" ve hatta senin eklediğin gibi "vs." gören ve o hüznün üstüne sinsice ve hatta hunharca giderek "gerçekten Hasan Mutlucan mı dinliyorsun" diye yazdığı yorum da hakikaten takdire şayan ve hatta senin de belirttiğin gibi "naif" bir yazı idi... Hem vatan hainliği suçlamasından sıkıntı duyup hem kendi derdimizin, bu ülkenin derdinin "yalandan olsa bile", tekrar yazıyorum "yalandan olsa bile" ortağı olamayan ya da o günlüğüne o haftalığına kendine has, süperfilozofik - nevi şahsına münhasır - her satırı insanlık (!) yararına olan "aşmış" düşüncesini kendine saklayamayan bir insan evladının hassasiyeti de, naifliği de, düşünceliliği de, oyungezerliği de kendinin olsun; ben kendi adıma zerresini istemiyorum. Size mübarek olsun...

varolmayan şövalye dedi ki...

cevap vermeye gücüm yok. ne dediğimi düşünmek yerine ezberden nefret kusan insanlara anlatabileceğim bir şey yok; kaldı ki "zerrem" bile istenmiyormuş. ama insanların, hala bir şeyler anlamaya çalışan insanların kafalarını bulandırmamak adına, şunu söylemeliyim: "hasan mutlucan mı dinliyorsun" yorumunu, olgay'ın blog'unda yazdığı birinci ya da ikinci yazıya yazmıştım. üstelik okuduğum yazıyı da gayet sevmiştim, mutlucan konudan tamamen bağımsızdı.(olgay’la olan samimiyetime güvenerek laf atmıştım, tutmuştur tutmamıştır, o bizi ilgilendirir.) şehitlerle, olgay'ın şehitler hakkında yazdıklarıyla hiçbir ilgisi yoktu. farklı olayları aynı cümle içinde kullanıp sahte anlamlar yaratmak ucuz bir yöntem. hele ki benim olgay'ın "suskunluk orucu 2" yazısı hakkında söylediğim hiçbir şey yokken, onu da "ırkçı, faşist, darbe yanlısı" gördüğümü söylemek, çok yanıltıcı. sizin gibi kendi pozisyonundan çok emin olan, "allah, vatan, ahde vefa, atatürk, özgürlük" gibi kutsallara dayanmış bir insanın böyle "yanlış" bilgilerle karşımıza çıkmasına hiç mi hiç gerek yok.
siz, sonuçta, zaten haklısınız.

Adsız dedi ki...

Efendim yazı burada, sizin yorumunuz da burada [editlemezseniz de burada kalır sanırım]:

http://dereboyu.blogspot.com/2007/09/suskunluk-orucu.html

Hangi yanlış bilgi, hangi kafa bulandırma? Bu olayı bir bütün olarak kavrayamayacağım düşünülerek, bir de aptal yerine kondum tarafınızdan; şimdi tam oldu. Zaten yorumumda Olgay'ın ikinci yazısından bahis açmadım, heyecandan dikkatsiz okumuş olmanız muhtemel. Ama bu dikkatsizliğinizin cezasını bana ödetmeye çalışma çabanız, hele hele "beşi bir yerde" olarak gördüğünüz o değerli kavramları da araya katarak sindirme işine girişmeniz, hiç de hoşuma gitmiyor; ama işte sizin marjinalliğiniz bunu gerektiriyor, öyle değil mi sayın yazar?

Sizi şu saatten sonra bir süreliğine kendinizle başbaşa bırakayım. Unutmadan, şehit sayısı son yorumumdan sonra bir tane daha arttı. Size göre militarizm de bir kat daha arttı değil mi bu sayıyla birlikte?.. Haydi size iyi geceler, benimki pek iyi değil son haftalarda ama, mutlaka sizinki iyidir, eminim...

varolmayan şövalye dedi ki...

bilmiyorum, benim anlama kapasitemle alakalı herhalde, ama link verdiğiniz yazının hangi şehitlerle nasıl bir alakası olduğunu ben kavrayamıyorum. ya ben aptalım, ya da sizin olgay'ın iç dünyasıyla yakın bir ilişkiniz var, o yazının şehitler için yazıldığı gibi bir bilgiye sahipsiniz; herhalükarda amacım sizi aptal yerine koymak olmadığını söylemeliyim. şehitler hakkındaki yazı, olgay'ın ikinci yazısı. siz "şehitler" diyince benim ikinci yazıya gönderme yaptığınızı düşünmemden doğal bir şey olamaz.

son olarak, ölümlerle ilgili ne hissettiğimi bir önceki yazımda okuyabilirsiniz. bir insanın, başka insanların ölümünden keyif aldığını iddia etmek, gecelerinin iyi geçtiği konusunda emin olmak, çok çirkin. beni burada istediğiniz gibi eleştirin, ama "ölümlerden keyif aldığım eminliği"ni, lütfen gidin başka bir yerlerde anlatın.

onlardanbiri dedi ki...

oncelikle isimsiz arkadaşın yonelttigi hakaretlerin varolmayan şövalye tarafından cevapsız bırakılması tüm tribünleri üzdü.. biz alışık diiliz bööle kabullenmeci tavırlara.
ama şövalyenin lümpen tavırlarından sıkıldıgımız için sahaya indik. isimsiz arkadaşa dostça sormak istedik olaganca saflıgımızla:
üzülüorz insanlar ölünce asker ya da sivil. bizce bi ayrımı yok zaten zorunlu askerlik warken. ama her daha fazla insan ölmesin dediğimizde silah daha agır geldi elimize. naapsak da çözemedik. bunca yıldan sonra tekrar hadi savaşalım diyince bilenler, hele bir de başka bi ülkeyeyse bu emel, anlamak için biraz farklı sebepler arıorz yoksa bu vatanı sevmediimizden diil..
isimsiz seni akıllı bilgili gördük ilk defa düzgün bi muhattabı görünce ürktük. lütfen alınma, üzmeden sorumuzu cevapla.
(onlar yanlış anlaşılmaktan korkar, ne sarkazm wardır ne de garez, soru açıktır ama..)

Adsız dedi ki...

çok üzgünüm,elim ayağım titriyor..

ama konuşmak istiyorum

öncelikle açıklıyım;ben okuduğunu anlamayanlar derken bütün yorumcuları kastetmedim,
"okuduğunu anlayanlar"üstüne alınmamıştır diye düşünüyorum.

ikincisi ve en önemlisi;
ben yorumumu yazmadan önce yaklaşık bir sonuç hesap etmiş,o sebeple rica etmiştim "blog sahibine diil,lütfen" şeklinde.zira kendisinin cevap vermeye gücünün olmadığını tahmin etmek hiç zor değildi.(sandığınız gibi mutlu haftalar geçirmediğini yazılarından anlayabilmekle aynı anlama geliyor bu)tabi çok naif(bu kelimeyi de lügatınıza kattığım için memnunum)kaldı bu rica.ama sussaydım özbenliğime ihanet etmiş olurdum,ancak bu kadarını bilebilseydim; yazmaz,kendimi de kolayca affederdim..
bu sebepledir ki;varolmayan şövalye den sizin huzurunuzda özür diliyorum;çok mahçubum,çok pişmanım.özür kelimesi daha önce anlamını bu kadar kaybetmiş miydi gözümde,hatırlamıyorum.ama ben söylendiği gibi "en iyi yazan" olmadığım için yerine birşey koyamıyorum,tıkandım..

ve yorumunuzdaki hakaretlere söyleyecek birşeyim yok.bir tür şiddete maruz kaldım,sanki karşılaşma zemini farklı olsaydı şiddetin türü de değişecekti gibi geldi, ne de olsa yabancısı değilim;ben değilsem,yakınlarım.

ama kafamda zonklayan iki cümle..;
"sen bu satırları yazmayı planlarken hatta yazarken bugün 4 şehit daha verdik",
"şehit sayısı son yorumumdan sonra bir tane daha arttı"

yanlış mı anlıyorum,yoksa verdiğiniz bu çok acı(yine yetersiz ifade) haberleri,bize savurduğunuz hakaret cümlelerinin arasına çok mu yakıştırdınız.inanmak istemiyorum,çünkü çok üzgünüm,yakıştıramayacağınız kadar çok!

ayrıca "Orhan Pamuk kadar başınıza taş düşsün" demek istiyorum,hatta dedim bile.zira ben ne "varolmayan şövalye"yim ne de "onlardan biri"; onlar kadar nazik,hoşgörülü vs.(aklıma daha iyileri de geliyor,söyleyemiyorum) değilim.

ve bu yani di mi; benim yorumumu bahane ederek saldırdınız yazana,
dünya üzerinde daha ağırı söylenebilir mi,şu anda kestiremediğim suçlamalar..
sizden,benim o meşum yorumumdaki 2.cümleyle-ki buydu herhalde bam telinize basan-kendi yorumunuzu mukayese etmenizi istiyorum.

bu kadarı da fazlaydı ama be..sahiden..


bundan sonra susucam,cevap hakkı kullanmak istemem.
şimdi de kullanmış sayılmam,
sadece bir özür hakkı kullanmaya çalıştım.

mutlu haftalar herkese,mutlu geceler..


not:ismimi vermek isterdim,eğer tanıyacak birileri olsa.başka bir sebebim yok yani bu itici sıfatı kullanmak için.

Adsız dedi ki...

"gerçekten hasan mutlucan mı dinliyorsun olgaycım?"
daha fazla bişi yoktu orda..ben bizzat gidip baktım..

yazar burda samimiyetine dayalı bi espri/ironi yapmış olabilir, yazar ve olgay arasında bu konu üzerine bi muhabbet geçmiş olabilir, o hatırlatılıyordur; yazar olgayın hasan mutlucanı gerçekten dinleyip dinlemediğini biraz da ironi sosuna bandırarak merak etmiş olabilir.

Yazarın hasan mutlucan üzerinden bir argüman kurmaya çalıştığını sanmıyorum.

kişisen fikrim bu yönde.

Adsız dedi ki...

Hitler'e selam duran çocuklar ile günümüzdeki bayrak törenleri arasında bir bağ kurman beni gerçekten çok şaşırttı. Bu benzerliği uzunca bir süredir, her fırsatta dile getiriyordum. Benim gibi düşünen birine rastlamak şöyle dursun, hiç kimseden olumlu bir tepki bile alamamıştım. Şimdi ise geçmişte pek de alakamın olmadığı biri kalkıp düşündüklerimin tamamen aynısını söylüyor. Fazlasıyla şaşırdığımı ve bir o kadar da sevindiğimi itiraf etmeliyim.

Sevi. dedi ki...

vatanı filan sevmiyorum kardeşim. inanmıyorum "vatan"a. daha ötesi var mı. bahsettiğin vatan'da tanrı'ya inanmama özgürlüğü varken, vatana'a inanmama özgürlüğünün bir türlü hak edilememesi o kadar saçma geliyor ki bana, insanın ancak kendi sınırlarını aşabileceğini gün be gün daha iyi anlıyorum. ben bu ülkeye dönebilmek için hayatımın en güzel 3 yılını harcadım. vatan sevgisi bu değil. hiç değil.

Adsız dedi ki...

Burada mesela vatana inanmak falan filan değil...Kentel abimizin burda anlatmaya çalıştığı şey bireyin kaybolması..Birey kaybolursa kendi aramızda kamplaşa kamplaşa biteriz...Herkes vatanına inanır fakat inanmama özgürlüğü de vardır..Din ile bir bağlantı kurmuşsun hemen bakıyorum da...
O zaman cevap şudur.:
"Just a another brick on the WALL!!"

Adsız dedi ki...

Yorumum bu yazıya değil.Eski Level'daki devrimci kentel'e.neden sadece onun yazıları tartışılıyor veya hakaretlere maruz kalıyor??
Bence bu yenilikçi düşünce ve fikirler ortaya attığından..Oyungezeri elime aldığımda iyiki posta bölümünü mehmet abiye vermişler dedim içimden..

arda zekaç dedi ki...

baskasinin sacini onun izni olmadan kesen birileri cikmis, bu isi gayet demokratik bir zeminde yaptiklarini soylemis.

neymis abi? sakalasarak yapiyorlarmis. demokratik zemini bozmadan.

AK. dedi ki...

http://byzdny.blogspot.com/2007/11/insanlarn-birbirini-anlayamyor-olmas.html

birisi dedi ki...

şu üçüncü yorumu yazan...,
nasıl da hayat vermiş hepimize...
moral/umut falan değil, sanki canından can vermiş...öyle istemiş...

SAĞOLSUN!!!