5 Mart 2011

library vandalisation ya da okuma tarihine notlar...

(bu yazıyı aslında sözlük'teki "kütüphane kitaplarındaki altı çizili cümleler" başlığına yazmıştım. ama burada da durmasını istedim)



kütüphane kitaplarındaki notlar, kütüphane kitaplarındaki gülücükler, kütüphane kitaplarındaki "yuh a.k."lerle yan yana anılması gereken cümlelerdir (bkz: marginalia). benim derdim de hepsiyle aslında ama, başlık enflasyonu yaratmak istemedim, çevreye saygımdan.

birkaç yıl önce, üniversiteden arkadaşlarım bir facebook grubu kurmuş, kütüphane (bkz: aptullah kuran kütüphanesi) kitaplarına ödünç alanlar tarafından yapılan müdahaleleri protesto etmişlerdi. okulda aynı alanları paylaştığım birçok insan, bunun en makul, en sağduyulu şey olduğu konusunda hemfikir olarak o gruba üye olmuş, kitapları çizenlere küfürler yağdırmışlardı. bense bu konuda asla emin olamıyordum.

üniversite yıllarım boyunca kitapların altını kurşun kalemle çizdim, not aldım, vs., kitapla işim bitince de izlerimi sildim. pürüzsüz bir işlem değildi bu tabii. ama beni arkadaşlarımın ettikleri küfürler konusunda asıl rahatsız eden, asıl kafamı karıştıran nokta, altı çizilen kitaplarla bir üretici olarak değil, bir tüketici olarak yaşadığım ilişkiydi. ben altı çizili kitapları okumaya bayılıyordum. okuduğum satırlar bir anda çoklu bir okumanın kapısını açıyordu, metin katman katman çoğalıyordu. bi `se una notte d'inverno un viaggiatore` gibi tıpkı, metni okumak, okuru okumakla iç içe geçiyordu. ufak notlar, kızgınlıklar, sevinçler, "helal olsun"lar, "allah belanı versin"ler, okuma deneyimini inanılmaz zenginleştiren bir dünya açıyordu önünüze. evet, herkesin yönelttiği argüman, "altı çizili satırların bir şartlandırma yarattığı ve sonraki okurları yönlendirdiği", doğruydu, ama bu kaçınılmaz da değildi, direnmek mümkündü.

ben yine de, başkalarının izlerini takip etmeye bayılsam da, kendi izlerimi bırakmak konusunda çekingen davrandım. o kadar arkadaşım yanılıyor olamazdı, bana da küfretsinler istemiyordum.

tarih master'ına başladıktan sonra, benim için çok kişisel olan bu mesele, akademik açıdan da başka bir yere oturdu, bunu fark ettim. okuma tarihi için en önemli şeydi marginalia, insanların okudukları kitapları nasıl okuduklarını, onlardan nasıl etkilendiklerini, metni nasıl değiştirdiklerini/bozduklarını/yorumladıklarını anlamanın en önemli yoluydu. o 'yaban ülke'de (bkz: l.p. hartley) yaşayan insanların iç dünyalarına açılan müthiş bir kapıydı. hem kültür tarihçileri hem de düşünce tarihçileri için olmazsa olmazdı. üstelik kendi çalıştığım masaüstü oyunları için de bu elzemdi, çocukların oyunların kurallarına ne kadar uyduklarını, o kuralları nasıl bozduklarını görmem gerekiyordu.

ben yine de çekingendim. post-it'lere bağımlıydım. ta ki bir ay kadar önce, bir arkadaşımla yaptığım uzun otobüs yolculuğu sırasında, onun yanımda kitabı haşır huşur çizmesi ve benim de aklımı çelmesine kadar. ben de, örneğin bir sayfaya post-it yapıştırdıysam, o sayfadaki veya yan sayfadaki diğer önemli noktaların kenarına ufak işaretler koymaya başladım. post-it'ten tasarruf edip amazonların korunması konusunda da önemli bir iş yapıyordum. çevreci olduğumu söylemiştim en başta.

birkaç gün önce oxford'un ana kütüphanesinden (bkz: bodleian library) bir mail aldım. konu bölümünde "library vandalisation" yazıyordu. tövbe, kütüphane vandalı olmuştum. öncelikle bodleian'ın bir referans kütüphanesi olduğunu, kitapların dışarı çıkartılamadığını, orada ayırttığınız kitapları her gün görevlilere teslim etmeniz gerektiğini, onların sizin için kitapları bir hafta süreyle sakladıklarını belirteyim. yutkunarak mektubu açtım. yüzlerce yıllık bir kütüphane olarak, elbette, kitaplarına çok önem veriyorlardı, tabii, ve gelecek nesillere bu kitapları aktarmak için, anlıyorum, bu elzemdi. oysa ben, eyvah, kitaplardan birine post-it yapıştırmıştım, ama evet, üstelik, oh no, bazı sayfalarda kalem izleri vardı, demeyin, mümkünse, şu saatte ofiste buluşmalıydık, tabii cezamız neyse, best wishes, küfreder gibi mektup at sonra best wishes de oh.

netice olarak kütüphane sorumlularından biriyle görüşmeye gittim, mailde anlattığı gelenekler/gelecek nesiller/sağlıklı dişler konulu kompozisyonu bir kez de canlı yayında dinledim. "yani senin altını çizdiğin yerler başkasının kafasını karıştıracak" diyince, "aslında benim o konuda farklı bir fikrim var" dedim, "nedir?" diye sormadı. "ben de sözlüğe yazarım" dedim, "which dictionary?" dedi. cahil.

karışık bir konu bu, kabul ediyorum. kitapların fiziksel ömrünün azalması, "diğer okurları yönlendirme" argümanından daha ciddiye aldığım bir nokta. ama yine de, gelecek nesillerden bahsediyorsak eğer, gelecek nesillerin bizi anlaması için, marginalia'ya ihtiyaçları olacak. ve bu dijital reprodüksiyon çağında, kitapların saf, temiz, dokunulmamış halleri her zaman bulunabiliyor olacak. burada örneğini gördüğümüz disipline edilmiş okur pratikleri sayesinde asıl bulunması zor olan ise, okurların bu kitapları nasıl okuduğunu, okuyarak kendi hikâyelerini nasıl yazdığını anlamak olacak.

ps. evet, post-it'ler de yasak ve zararlıymış.

2 yorum:

varolmayan şövalye dedi ki...

‎"gelen mesajlar üzerine şu açık noktayı vurgulama gereği hissettim: elbette görecelilik diye bir şey var. bu işaretlerin, notların güzelliğinden bahsederken, yazılanları okunmaz hale getiren, ne yazıldığını çözmeyi bir çin işkencesine dönüştüren kişilerin yaptıkları değil benim kastettiklerim. okuyamadığım kitaptan okuma tarihi çıkartma derdim yok."

Adsız dedi ki...

Yazınızı bastırıp satıraralarına not düşesim, post-it'ler yapıştırıp 'yalnız değilim' yazasım geldi.
Blog'larınız içten ve ilgi çekici. Fakat sanırım yazmaya başka bir ortamda devam ediyorsunuz. Paylaşırsanız sevinirim.