15 Kasım 2007

birisi'ne

söyleyecek çok fazla şeyim yok. bu yazıyı birisi için yazıyorum. kendisini bilen ya da bilmeyen birisi. benim tanıdığım ya da tanımadığım birisi. benden güzel sözler söylememi isteyen birisi...
bana, güzel söz'ün, kullanılabilecek bir obje, dağarcıktan bulunup çıkartılabilecek bir bilgi, sözlükteki kelimelerin yan yana gelmesinden oluşan bir yapı olmadığını fark ettiren birisi.

birisi, sana sesleniyorum.
bana öğretilmiş formüllerden yoksunum şu anda. elime tutuşturulan kitaplardan, kulağıma fısıldanan mısralardan, "iyi gelir" diye ötelenen koca karı tavsiyelerinden, "iyi gelecek" diye sağlık karnesine yazılan tıbbi reçetelerden habersizim...

doğası gereği olumlu olan bir söz bilmiyorum. kendiliğinden ümit verecek, mutlu edecek...

senin sayende fark ediyorum...
olumlu söz, bir ilişki...

birisi,
şu an sadece senin için yazıyorum, sadece seni düşünüyorum. bu blog'dan ne bekliyorsun, emin değilim, ama ben sana bu ilişkiyi veriyorum...

olumlu söz...
güzel söz...

9 Kasım 2007

beniyapısökermisinkemal


bugün derrida'nın 2002'de bizim okulda bir konferans verdiğini öğrendim.
"aaa" dedim.
sonra da bu resmi gördüm.
"sıkıysa bunu da deconstruct etsene jak!"
dedim.

6 Kasım 2007

başkan babamızın sonbaharı

....gittiler, allah kahretsin, ve general, işgalle gelen ilk boynu eğik yıllarından sonra, yüksek sesle buyruklar yağdırarak çıktı merdivenleri, bizzat, horoz dövüşlerine yeniden izin verilmesini isteyen sesler arasında, peki, izin verdi, kabul ediyordu, uçurtma uçurtmak da yasak değildi artık, denizcilerin koyduğu bir sürü yasaktan dönülüyordu, ve kendi yetkisini sonuna kadar kullanarak, buyruklar yağdırarak, dilekleri kabul ederek gücünün öylesine bilincine vardı ki, buyurdu, kabul etti, bayrağın renklerini kararlaştırdı, armadaki Frigya kasketinin yerine işgalcilerin yenik düşmüş ejderhasını koydurttu, ne de olsa artık kendi kendimizin köpekleri olduk ana, yaşasın salgın. Bendicion Alvarado, bütün hayatı süresince bu saltanat şaşırtmacalarını unutmayacaktı, daha eski ve buruk yoksulluk şaşırtmacalarını da, gelgelelim bunların hiçbiri, oğlu ölü oyunu oynayıp bahtının tadını çıkarırken, kendisinin önüne gelene, kulağını her uzatana aktardığı sızlamalar kadar taz değildi belleğinde, başkan anası, dikiş makinesinden başka hiçbir şeyi olmayan bir başkan anası olmanın ne yararı var, diye sızlanıyordu altın oymalı cenaze arabasına bakarken, zavallı oğlum bunca yıl yurduna hizmet ettikten sonra başını sokabilecek bir kavuk bile bulamadı, ya Tanrım, adaletin bu mu; alışkanlığa da düş kırıklığına da bağlanamazdı sızlanmaları, general, artık ne yeni atılımlarını anasıyla paylaşıyor, ne de eskisi gibi, saltanatın en büyük gizlerinin onunla ortaklaşmaya yelteniyordu, üstelik denizciler döneminden sonra öylesine değişmişti ki, Bendicion Alvarado, kendisinden daha yaşlı görüyordu onu, gerisinde kalmış hissediyordu, sözcükleri kekeleyerek çıkardığını duyuyordu, doğru kavramı da iyiden iyiye sarpa sarmıştı, arasıra saçmalıyordu, ve bir sürü paketle, hepsini aynı anda açmaya can attığı armağanlarla konağına geldiğinde, ona bir ananın değil, bir kızın duyabileceği acımayı duyuyordu, sicimleri telaştan dişiyle koparıyordu general, anasının dikiş sepetinden makası almasını beklemeden, kancalara takıp kırıyordu tırnaklarını, çırpınan elleriyle doludizgin bir endişe yaşayarak, yıkıntının fundalığına tutunuyordu, baksana şu şahane şeylere ana, diyordu, al sana akvaryumda canlı bir deniz kızı, saat başlarında odayı dolanıp çanını çalar, insan boyunda, kurgulu bir melek, kulağına dayayanın dalga sesleriyle deniz rüzgarının uğultusunu değil, ulusal marşın ezgilerini duyduğu bir deniz kabuğu, ne acayip şeyler di mi ana, artık yoksul olmamanın güzelliğini anlayabilirsin, ne var ki anası bu coşkunluğa katılamıyor, yüreğinin paramparça olduğunu oğlundan gizlemek amacıyla, papağan boyadığı fırçaları kemirmeye başlıyordu, kimsenin kendisi kadar yakından bilmediği bir geçmişe yanıyordu, koltuğu korumak nelere patlamıştı....

g.g. marquez

31 Ekim 2007

ne güneşler doğuyor o küçük beyaz kulübelerin içinde...

bu gece,
bazılarınız uyuyacak ve uyanacak.
bazılarımız hiç uyumayacak.
sadece uyurgezerler, bu işte bir iş olduğunu anlayacak.
yarın sabah gazete bayilerinde
bir oyungezer olacak.



oyungezer'in ilk sayısının içeriği için lütfen şuraya...

30 Ekim 2007

bir kış gecesi meğer bir yolcu

all my base are belong to a true story.

i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.HAYVAN HERİF!i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.bak hala konuşuyo!i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.hep muhalefet hep muhalefet!i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.yeter!!!i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.sen bana ne diyosun lan!!!i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.YANLIŞSAM da düzeltmeyeceksin!i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.okulda siyaset yasak.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must disobey my pre-facts.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.must i okey my prospectus.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.musti mypros okestus.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.primus inter pares.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects. FORWARD! he cried from the rear and the front rank died.
and the general sat and the lines on the map moved from side to side.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.i must obey my prefects.ctrl+v.ctrl+v.ctrl+v.ctrl+v ctrl+v.ctrl+v.ctrl+v.ctrl+v.

i must obey my ctrl+v.

23 Ekim 2007

kutsanmış disiplin pratikleri


bu sabah yine uyanamadım. uykuyla aramdaki problemli ilişki devam ediyor. neyse, konumuz bu değil. derse iki saat gecikmiş biçimde yola koyuldum. vali konağı'nda yürüyordum, uykulu gözlerimi açmaya çalışır biçimde. sonra bir topluluğun sesi geldi kulağıma. şöyle bağırıyorlardı:

her

şey
vatan
için!

kafamı kaldırdım. caddenin karşı tarafında, yüksek, hapishane duvarlarıyla çevrili bir yerden geliyordu ses. karşıya geçtim, duvar boyunca ilerleyip kapıyı buldum. bir avluya girdim. birkaç genç top oynuyordu sağda. soluma baktım, okul üniformalı 60-70 kişilik bir grubun, oldukları yerde uygun adım sayar bir halde bağırdıklarını gördüm.

her
şey
vatan
için!


başlarında bir kadın vardı. bağırıyordu durmaksızın. ama

her
şey
vatan
için!

diye değil. "karnını içeri sok, hizaya bak, dik dur" gibi, "düzenleyici" direktifler veriyordu histerik bağırmaları sırasında. 5 dakika boyunca soluğum tutulmuş biçimde izledim onları.
tanıdıktı.
okul üniformalıların suratına baktım. gözlerine. çok tanıdıktı. hatırladım.

aynı üniformaların içindeydim. aynı bahçedeydim. aynı kadından direktifler alıyordum. karnımı içeri sokuyor, hizaya bakıyor, dik duruyor ve bağırıyordum:

her
şey
vatan
için!

ve hatta durmuyordum,

türk
öğün
çalış
güven!

hatta,

her
türk
asker
doğar!

hatırladım. 13, 14 ya da 15 yaşında, kız ve erkek çocuklarıydık. üzerimizde tek tip bir elbise, güneşin altında duruyorduk. ya da soğukta. kravatlarımız takılı, ceketlerimiz ilikli, eteklerimiz diz hizasında, çoraplarımız beyaz, ayakkabılarımız mokasen. menopoz öncesi ya da hemen sonrası, "çağdaş bir türk kadını", bizi hizaya sokuyordu. çocukların faşizmle ilk tanışması.

hatırladım. nasıl keyif aldığımı hatırladım. aynı iniltiyi, aynı anlamsız, aynı şoven, aynı sapıkça iniltiyi nasıl da okul çıkışında, uygun adım biçimde eve yürürken söylediğimi hatırladım.

her türk asker doğar çocuklar. size burada edebiyat öğretiyoruz, boşa. fizik anlatıyoruz, boşa. evet, felsefe dersleriniz var, felsefe derslerinizde "sartır" da diyoruz zaman zaman, ama lütfen, yapmayın, biliyorsunuz ki tüm bunlar boşa. hepiniz asker doğdunuz elbette, ne olabilir başka?

hitler'in çocukları geldi aklıma. ellerini führer'e uzatmış biçimde uygun adım yürüyen ufacık çocukların resimlerini hatırladım. aynılarına bizim 19 mayıs törenlerinde nasıl da alıştığımızı fark ettim sonra, alışmamış olsak aklıma gelen ilk örnek hitler olur muydu?

hatırladım. disiplinin seksi tarafını. böylesine bir aksiyondan nasıl zevk alabildiğimizi hatırlamaya çalıştım. çocukların yüzlerine baktım tekrar. ne hissediyorlardı? ne hissedeceklerdi yıllar sonra bir gün, sokakta yürürken, her türkün asker doğduğunu duyduklarında?

her türkün asker olması değildi şüphesiz önemli olan. o çocukların ileride buna inanıp inanmayacakları da çok fark etmeyecekti. önemli olan, uygun adım yürüme disipliniydi. dik durma. hizaya bakma. karnını içeri çekme. farklılığın yok edilmesi. bireyin kaybolması. benden büyük, benden farklı, beni yoketmiş bir topluluğun kutsanması. kutsallık.

nasıl bir taktik izlenecek bu kutsallık stratejisi karşısında? nasıl baş edilecek her türkün asker doğduğu ve uygun adım attığı mitiyle? uygun adım atan menopozik-andropozik faşizmle nasıl başedilecek?

uygun adım atmamak gerekiyor. durmak. geriye bakmak. sallanmak. oturmak. "her şey onun için!" diye bağırmak gerekiyor belki, ya da "her türk biraz astronot az buçuk kapıcı doğar" diye... "ne olur geri dönme!" diye. dalga geçmek lazım bu saçmalıkla. gülmek, kahkahalarla gülmek lazım. okul üniformalarına asker üniforması muamelesi yapan, faşizmin en yoğun, en çekirdek, en çıplak haline karşı koymak gerekiyor. direnmek.

direniş her yerde.
nişantaşı anadolu lisesi bahçesinde.
beden eğitimi dersinde.
gündelik hayatı devrimleştiremezsek, hiçbir şey devrilemeyecek...

21 Ekim 2007

son of man



artık varolmayan yazsın istiyorum bir şeyler... ama olmuyor. sıkıştım. her taraftan kan akıyor. herkes ceset istiyor. daha fazla. daha kanlı. sayılar havada uçuşuyor; kilometreler tarihi bilgilere karışıyor, yükseklikler menzillere... herkes bir hikâye yazma derdinde. bu heyecanlı savaş oyununda kendi hikâyesini yazmak için ortalara dökülmüş yüzlerce adam. birkaç tane de kadın.

oysa, yazmadıkları bir hikâyenin isimsiz kahramanları, hayır, kahramanları değil, figüranları olmak düşüyor "onlar"a. senaristi bol, başkahramanı olmayan garip bir hikâyede, kendilerini oynuyorlar.
onlar... insan oğlu.

“Onlar ki
toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar
korkak
cesur
cahil
hakim ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır
destanımızda yalnız
onların maceraları vardır."