17 Temmuz 2008

ceci n'est pas un film, o halde çalın!

Thu, Jul 17, 2008 at 4:56 AM
the incomparable language of the death's-head: total expressionless-the black eye of the sockets-coupled with the most unbridled expression-the grinning rows of teeth.

someone who, feeling abandoned, takes up a book, finds with a pang that the page he is about to turn is already cut, and that even here he is not needed.

gifts must affect the receiver to the point of shock.

walter benjamin, one-way street, 1928.

[noktablogspotcomsoruişareti]

Thu, Jul 17, 2008 at 1:19 AM

this is a film about a man and a fish
this is a film about the dramatic relationship between man and the fish
the man stands between life and death
the man thinks
the horse thinks
the sheep thinks
the cow thinks
the dog thinks
the fish doesnt think
the fish is mute, expressionless
the fish doesn't think
because the fish knows everything...

everything...

emir kusturica, arizona dream, 1993. 

[noktablogspotcomsoruişareti]

Wed, Jul 16, 2008 at 5:52 AM
parçalarınızı çalın!
parçalarınızı çalın!
enstrümanlarınızı çalın!
parçalarınızı çalın!
kendi parçalarınızı çalın!
üşenmeyin, çalın!
fareleri bırakın
çalın!
iki üç kişi, tek başına,
yedi kişi çalın
üst üste kaydedip çalın
programlamayın, çalın!
hep aynı şey tekrar edecek de olsa
pattern yapmayın, çalın!
üşenmeyin, çalın!
hatalı çalın, edit etmeyin
koşun, çekin
quantize etmeyin
onla bunla karşılaştırmayın
komplekslenmeyin, çalın!
"adamlar..." demeyin, KONUŞMAYIN!
çalın!

parçalarınızı çalın

enstrümanlarınızı çalın

ÇALIN!

serdar ataşer, avdet seyri, 1989.

[noktablogspotcomsoruişareti]

10 Temmuz 2008

istemeyerek...


bir kış gecesi'ne yazmıyor olabilirim ama bir kış gecesi'ni düşünüyorum. çok fazla hem de... her gece, yaz ya da kış, bir kış gecesi'ni düşünüyorum. eğer bir yolcu'yu düşünüyorum. bir kış gecesi eğer bir yolcu hayatıma dair o kadar çok şey söylüyor ki. tam da bir blog'un en ideal biçimde yapması gerektiği ve aslında asla yapamayacağı gibi. asla yapılamayacak olan şeyi yapıyor bir kış gecesi eğer bir yolcu, konuşmayarak, durarak, geri dönerek, yazdıklarını okuyarak, sanki başkaları yazmış gibi altlarını çizerek, sağına soluna soru işaretleri koyarak, yabancılaşmalarına yabancılaşarak... kendini okumaya bu kadar istekli ama anlamaktan bu kadar uzak. kendini görmeye bu kadar istekli ama bakmaktan hep kaçarak...

ne garip bir yer burası. en yakın arkadaşlarımın yüzdeseksendokuzu okumuyor burayı, bazılarının haberi bile yok belki ve hepsi unuttu. sevgili insan "ya senin noldu o?" dedi geçen, "duruyor" dedim. duruyor, değil mi? onlar okumuyor ya, garip, seneler boyu benim okuduğum insanlar, seneler boyu benim haberimin olmadığı insanlar, seneler boyu benden habersiz insanlar okuyor burayı. "insansanız teker teker gelin" desem o kadar anlamsız olacak ki, bu kadar uygun olabilir...

bugün de düşündüm bir kış gecesi eğer bir yolcu'yu. her seferinde içimden dünyaları çıkartmaya çalışıp bir bok çıkartamadığım o blog seanslarının ne ifade ettiğini ve nasıl bir mecburiyet olduğunu anlamaya çalıştım. beceremedim tabi. beğendiğim bir kitabı ya da albümü yazamaz mıyım diye düşündüm. beğendiğim bir albüm yoktu. bir kitap vardı, ama onu buraya yazsam oyungezer okurları için spoiler olurdu. yazmadım. sustum.

sonra, nil'den çaldığım albümleri [yasadışı paylaşıma açıp korsan piyasasını genişletme hedefiyle] mp3 yaparken o ses geldi kulağıma. içime girdi kulaklarımdan, vücudumun her bir köşesine nüfuz etti, bedenimi eline geçirdi ve salladı, sarstı... istemeyerek, istemeyerek...

şarkıyı biliyordum. söz verdiğim şarkılar'da göksel söylüyordu. severdim. orijinalini ise hiç dinlememiştim. serdar ateşer'in o efsanevi (öyle diyorlar inanmıyorsanız ekşisözlüknoktaorgeneral) albümünün (avdetseyri) en büyük hediyesi, en büyük sürprizi oldu. en çok onu merak ediyordum tabi, sözlerini biliyordum, sürpriz olmasa gerekti. ama öyle oldu, bu kadar güzel olabileceğini asla düşünmemiştim. albüm de gerçekten çok güzel. yeni bir şeyler dinlemek, dinlenilen şeyler eski de olsa, ne büyük mutluluk...

hiçbir yerde bulamayacaksınız, müzik marketlere soramayacaksınız, cevaplarını duyamayacaksınız, istklal'de yürürken her dükkan tarafından işgal edilemeyeceksiniz, tanıdıklarınızdan alamayacaksınız... isteseniz de, istemeseniz de. 

buraya gelecek ve dinleyeceksiniz. 
benim yaptığım gibi.
bir kış gecesi eğer bir yolcu yazamasaydı, müzik açardı. 

istemeyerek, istemeyerek

değişmek gerek
oysa büyümek gerek
düşlerimiz çocuk,
kaç aşktan
kaç dostluktan
kaç oyundan kovulduk

ah istemeyerek, istemeyerek

7 Haziran 2008

de verborum significatione

at homo sacer is est, quem populus iudicavit ob maleficium; neque fas est eum immolari, sed qui occidit, parricidi non damnatur; nam lege tribunica prima cavetur "si quis eum, qui eo plebei scito sacer sit, occiderit, parricidia ne sit." ex quo quivis homo malus atque improbus sacer appelari solet. (pompeius festus)

evet.

4 Haziran 2008

16 haziran'da tuzla'da!

taşeronlaşmaya,
güvenliksiz ve güvencesiz çalışma koşullarına,
iş cinayetlerine,
işçilerin kanıyla yüzen gemilere ve zengin ettikleri armatörlere, tersane sahiplerine
"hayır" demek için.

31 Mayıs 2008

1 haziran'da sokakta


dünya sokakta devrilecek.
blog'daki isimsizler değil, 
sokaktaki isimsizler tarafından.

30 Mayıs 2008

olmayan birini doğurmak, olmayan birini öldürmek...

bir kış gecesi'nin nasıl başladığından bahsetmiştim daha önce, kısaca. henüz bir yaz gecesiydi (http://birkisgecesi.blogspot.com/2007/09/bir-yaz-gecesi.html). başka birinin blog'una yazdığım bir yorum getirmişti beni buraya. bugün aynı kişinin blog'una, yeni bir yorum yazdım. hayatım değişmedi. değiştiyse de, buradan duyurmamın bir manası olmazdı sanıyorum.

yeni bir hayata başlamak için çok garip bir yer burası. çok karanlık ve çok az ses. çok az ışık ve çok fazla ses. evet, çünkü sessizlik çok gürültülü bir şey. kulakları sağır eden, öylesine sağır eden ki artık hiçbir şey duyulmayan bir an, bir durum. evrensel bir olamayış hali. varolmayan bir hal.

varolmayan şövalye, çok karanlık ve çok sessiz.

ne zamandır böyle.

çok karanlık ve çok sessizde, etrafına ışık saçan, 100 wattlık bir ampul. bir bahçeye bakıyor. belki de bir ormana. 

evet, bu satırları yazarken bir ormana bakıyor varolmayan şövalye. ışık saçıyor etrafına. yaklaşıyorlar ona. takip ediyorlar onu. ormandaki tüm böcekler, sinekler ve uçan, koca kanatlı, ismini asla bilmediği ve asla tarif edemeyeceği için de muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyeceği o çirkin yaratıklar.

güzel yaratıklar.

varolmayan yaratıklar.

bir garip olamayış hali bu. birilerinin dilinin ucundalar sanki. tükürülmeyi bekliyorlar, saçılmayı, söylenmeyi. söz olmayı. neydi? verba volant, scripta manent, değil mi? evet işte, uçmak için, uçmaları için söylenmeleri lazım. yoksa kalıyorlar, olamıyorlar. kal mı geliyor yoksa?

varolmayan şövalye, karanlığa ışık tutuyor. varolmayan şövalye, itinayla kal getiriyor. varolmayan şövalye'ye kal geliyor. mütemadiyen.

“penceremin dışında bir savaş başladı, bense yorum pencerelerine yorumlar yazıyorum. ama hiçbir rüya tamir olmuyor....” yazmıştım.

penceremin dışında bir savaş başladı, bense blog pencerelerine tükürüyorum. dilimin ucundakileri. olmak için. ama asla olamıyorum.

varolmayan şövalye bir beceriksizliğin, edememenin, olamamanın manifestosu. ya da senfonisi. iki kelimeyi de çok sevmişimdir. ve bir de üçüncüsü: komünist manifesto senfonisi. küçüklükten bugüne, “aman da aman” diyen herkesin suratın savrulması gereken bir tükürükler silsilesi.

hepimizin beklediği o kişi. ne acı ki, varolmayan birisi.

boomp3.com


12 Mayıs 2008

google search: "nude art"

from morning to night I stayed out of sight
didn't recognise I'd become
no more than alive I'd barely survive
in a word... overrun.


1 mayıs'ta kentsel dönüşmek.

gece.

oyungezer haziran.

tıkırtılar.

okumalar.

krizler.

huzursuzluk.

isimsizler.

tersini giymek.

work in progress...

it's been so long since he spoke
but he can have the words right from my mouth...





boomp3.com

2 Nisan 2008

bir lisan bir insan, bir nisan altıncı oyungezer



oyungezer yeni açan bahar çiçeklerinin arasında yolunu kaybetti, kendini kokulara ve renklere bıraktı, biraz dağıldı. toparlanması uzun sürünce yarına sarktı okuyucularla buluşması. ama ne buluşma! baharın tüm çiçeklerinin kokusunu getirdi sizlere,
assassin's creed'i, sims 3'ü, god of war'u...

sims 3 de yanında de certeau ve baudrillard'ı getirdi. tepe tepe tepin diye.

bir oyun dergisi sizi daha fazla ne kadar şaşırtabilir ki?